Batı Hikâyesini Kaybederken Küresel Güney Kendi Sesini Kuruyor

Uluslararası sistemde güç kaymalarını anlamaya çalışan analizlerin büyük bölümü daha çok ekonomik büyüme oranları, askeri harcamalar, teknoloji üstünlük ve ticaret koridorlar gibi ölçülebilir maddi göstergelere odaklanıyor. Objektif analizler yapabilmek için sayıya dökülen “ölçülebilir” kavramlar üzerinden göstergeler kullanmak çok da şaşılacak bir durum değil aslında. Oysa tarihsel olarak büyük güçlerin çözülmesi çoğu zaman üretim kapasitesindeki gerileme veya askeri harcama rakamları gibi somut bilgilerden önce, kendi ahlaki anlatılarında ve hakikat rejimlerinde meydana gelen aşınma ile başlıyor.

Bugün Batı dünyasının yaşadığı kırılma da tam bu düzlemde okunmalı. İsrail’in Gazze savaşında çocuk ölümlerinin giderek güvenlik dilinin içinde sıradanlaşması, Halen devam eden İran savaşında vurulan okulda ölen kız çocukları veya diğer sivil kayıpların enerji ve denge hesaplarına indirgenmesi, geçmişte Irak’ın kitle imha silahları söylemi üzerinden savaşa sürüklenmesi ve daha sonra bu söylemsel zeminin çökmesi, yalnızca dış politika hataları değildir. Aslında bütün bunlar, Batı’nın uzun yıllar küresel liderliğini taşıyan değerler dili ile çıkar hesapları arasındaki mesafenin hızla büyüdüğünü gösteriyor.

Bu nedenle bugünün asıl hikâyesi yalnızca Çin, Hindistan veya Körfez’in yükselişi değildir. Aynı anda daha derin bir süreç işliyor: Batı’nın olması gereken ve “normal” i tanımladığı tüm değerlerin merkezi olma kapasitesi aşınıyor. Bu aşınma, Michel Foucault’nun kavramsallaştırdığı anlamda bir hakikat rejimi krizi olarak okunabilir. Foucault’ya göre iktidar yalnızca zor kullanmaz; neyin doğru, neyin meşru, hangi ölümün “kaçınılmaz yan etki”, hangi sivil kaybın “güvenlik maliyeti” olarak kabul edileceğini de üretir. Bilgi, medya, diplomatik söylem, stratejik analiz kurumları ve bürokratik dil, hakikati yalnızca aktarmakla kalmaz; onu inşa eder.

Geçmişteki Irak savaşı bunun en öğretici örneğidir. Bir dönemin baskın söylemsel rejimi, “kimyasal silah” iddiasını yalnızca teknik bir istihbarat bilgisi olarak değil, savaşı etik olarak savunulabilir hale getiren bir hakikat formu olarak dolaşıma sokmuştu. Daha sonra bu söylem çöktüğünde savaşın kurumsal sonuçları çoktan üretilmişti. Burada kritik olan, iddianın sonradan yanlış çıkması değil, o anda hakikat olarak servise sunulmasıdır.

Benzer bir mekanizma bugün Gazze ve İran örneklerinde de görülüyor. Çocuk ölümleri “orantılılık”, “güvenlik” ve “önleyici zorunluluk” gibi kavramlarla yeniden tanımlanıyor; sivillerin acısı basit sayılara indirgenirken stratejik dil içinde görünmez hale geliyor. Sonunda değerler dili, çıkar hesaplarının gölgesinde kalıyor.

Bu yüzden Batı’daki aşınmayı yalnızca kendi iç krizi olarak görmek eksik olur; çünkü her büyük gücün zayıflaması, başkalarının daha görünür ve daha etkili hale gelmesinin de önünü açar. 2020 Münih Güvenlik Konferansı’nda tartışmaya açılan Westlessness (Batısızlaşma) kavramı tam da bu kırılmayı teşhis etmişti. Kavram yalnızca dünyanın Batı-dışı aktörler lehine değişmesini değil, Batı’nın kendi içinde ortak değerler, stratejik yön ve tarihsel misyon duygusunu kaybetmesini anlatıyordu.

Asıl kritik soru şuydu: Dünya mı daha az Batılı hale geliyor, yoksa Batı’nın kendisi mi artık daha az Batılı? Bugün Gazze, İran ve Irak gibi krizlerde insan hakları, çocuk hakları ve uluslararası hukuk ilkelerinin bağlama göre seçici uygulanması, “Batısızlaşmanın” derinleştiğini düşündürüyor. Başka bir ifadeyle, Batı yalnızca maddi güç kaybetmiyor; kendi kurduğu evrensel meşruiyet dilini de içeriden aşındırıyor. İşte tam bu noktada Küresel Güney’in yükselişi ile Batı’nın aşınması arasındaki bağlantı görünür hale geliyor.

Küresel Güney’in görünürlüğü sadece Çin’in üretim kapasitesinin artması, Hindistan’ın demografik gücü ya da Körfez sermayesinin mobilitesi ile açıklanamaz. Aynı zamanda Batı’nın seçici etik refleksleri nedeniyle oluşan meşruiyet boşluğu, Güney için yeni bir psikolojik ve söylemsel alan açıyor.

Bu artık yalnızca ekonomik bir yükseliş değil; aynı zamanda kendi değerler dilini ve kendi hikâyesini daha güçlü kurma sürecidir. Soğuk Savaş dönemindeki Bağlantısızlar Hareketi nasıl siyasal bağımsızlık arayışını temsil ettiyse, bugün Küresel Güney de kendi hikâyesini Batı’dan daha bağımsız kurmaya başlıyor. Batı’nın norm üretme tekeline duyulan güven zayıfladıkça, Güney aktörleri yalnızca ticarette değil, hangi acının görünür sayılacağı, hangi hukukun evrensel kabul edileceği ve hangi savaşın meşru addedileceği konusunda da daha yüksek bir özgüven geliştiriyor.

Bu yüzden bugünkü güç kaymasını yalnızca ekonomik merkez değişimi olarak değil, hakikatin coğrafi yeniden dağılımı olarak okumak gerekiyor. Tam bu noktada İran mitolojisinden Dahhak karakteri bize çok ilginç bir örnek sunuyor.

Firdevsî’nin Şehname’sinde yer alan bir hikâyede, Dahhak adlı hükümdarın omuzlarında iki yılan belirir ve bu yılanlar her gün genç insanların beyinleriyle beslenmedikçe onu rahat bırakmaz. Böylece Dahhak’ın iktidarının devamı, her gün gençlerin, yani geleceğin kurban edilmesine bağlanır. Burada tüketilen gençler Batı’nın iktidarı kaybetme sürecindeki bütün ahlaki değerleri ve evrensel kuralları olarak okunmalıdır. Dahhak, yani küresel hegemon, gücünü kaybetmek istemediği için her gün yeni ahlaki ve etik değerlerini bu yılanlara kurban vermekten vazgeçmez.

Bu mitolojik yapı bugünün hegemonik psikolojisini olağanüstü iyi açıklar:
iktidarın sürmesi için geleceğin tüketilmesi, Gazze’de çocuk ölümlerinin istatistikleştirilmesi, sivil acının stratejik dipnota dönüşmesi, genç kuşakların Batı normlarına duyduğu inancın aşınması ve savaş hukukunun bağlama göre yeniden yazılması, Dahhak’ın yılanlarının modern siyasal karşılığı gibi okunabilir.

Her hegemonik düzen kendi kriz anında önce geleceğini yemeye başlar ve önce çocuklar sayıya dönüşür. Sonra hukuk güvenlik diline çevrilir. Ardından medya hakikati yeniden üretir.
En sonunda merkez, kendi ahlaki özünü kaybeder. Batı, değerler konusunda inandırıcılığını kaybettikçe, Küresel Güney sadece ekonomide değil, söylem ve meşruiyet alanında da güç kazanıyor.

Bugün Çin’in “kalkınma”, Hindistan’ın “medeniyet devleti”, Körfez’in “istikrar”, Afrika’nın “eşit ortaklık” ve Latin Amerika’nın “egemenlik” söylemlerinin daha güçlü yankı bulmasının nedeni sadece ekonomik kapasite değildir. Aynı zamanda Batı’nın evrensellik iddiasının kendi pratikleriyle zayıflamasıdır.

Bu nedenle bugünkü uluslararası düzeni anlamak için yükselen güçlere bakmak kadar, eski merkezin hangi düzlemde çözüldüğünü görmek gerekir. Bu açıdan bakıldığında çözülme önce GSYH’de değil, hangi hayatlara gerçekten değer verildiğinde başlıyor. Bir çocuğun ölümü bir coğrafyada evrensel trajedi, başka bir coğrafyada stratejik zorunluluk olarak kodlanıyorsa, mesele artık yalnızca dış politika tercihi değildir. Bu, medeniyetin kendi etik referansını da kaybetmeye başladığını gösteriyor.

Münih’te Westlessness olarak teşhis edilen şey budur. Westlessness, Batı’nın dışarıdan kuşatılmasından çok, içeriden kendi hikâyesini kaybetmesidir. Bunu takip eden süreçte merkez kendi hikâyesini kaybettiğinde, çevre kendi hikâyesini kurmaya başlamaktadır.

Bu yüzden Küresel Güney’in yükselişini yalnızca bir ekonomik sıçrama olarak okumak yetersiz kalır. Asıl yükselen şey, alternatif hakikat anlatılarının ve yeni değer merkezlerinin daha görünür hale gelmesidir. Belki de çağımızın asıl hikâyesi budur. Küresel Güney henüz tam anlamıyla yükselmiyor olabilir; ama Batı’nın kendi etik geleceğini Dahhak gibi tüketmesi, yeni merkezin doğuşunu hızlandırıyor.

Sonuçta büyük güçleri asıl zayıflatan şey üretim gücünü kaybetmeleri değil, kendi değerler dilini stratejik çıkarlara feda etmeleridir. Bugün Batı’nın karşı karşıya olduğu kriz de budur. Rakiplerinin yükselişi kadar, kendi çocuklarının geleceğini yiyerek ayakta kalmaya çalışan bir merkezin kriz bu. Dolayısıyla şunu söylemek mümkündür. Küresel Güney’in yükselişi önce Güney’in güçlenmesinden değil, Batı’nın kendi hakikatini aşındırmasından besleniyor.