Küresel ekonomi özellikle bu konuda eğitim alanlar başta almak üzere sıradan insanlara da çoğu zaman soyut kavramlarla anlatılır. Arz şokları, enerji güvenliği, jeopolitik riskler. Bu kavramlar bu konuda eğitim alanlar için eğitimini aldığı disiplinin kendi dili olması açısından önemli olmakla birlikte sıradan insanlar açısından çoğu zaman uzmanların kullandığı kelimelerden daha fazla bir anlam ifade etmez. Ancak bazı krizler vardır ki bu soyut kavramları aniden somutlaştırır. Hürmüz Boğazı’nda süregelen gerilim tam olarak böyle bir kırılma anıdır. Çünkü bu kriz yalnızca petrol fiyatlarını artırmıyor; insanların nasıl duş aldığına, işe nasıl gittiğine, hatta bir binada asansöre binip binmeyeceğine kadar uzanan geniş bir hayat pratiğini etkiliyor.
Bugün dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı üzerinden geçiyor. Bu dar su yolu yalnızca tankerlerin değil, küresel ekonominin sinir sistemidir. Burada yaşanan her aksama, hayatımızdaki günlük rutinlerimiz üzerinde zincirleme bir reaksiyon başlatıyor. Petrol fiyatlarının yükselmesi, navlun maliyetleri artırır, sigorta primleri yukarı doğru fırlatır ve en nihayetinde bu maliyetler gündelik hayata yansır.
Geçmişte enerji krizleri daha çok makro düzeyde hissedilirdi: enflasyon artar, büyüme yavaşlar, merkez bankaları sıkılaşırdı. Bugün ise kriz çok daha derine, mikro düzeye kadar iniyor. Güney Kore’de vatandaşlara daha kısa süreli duş almaları tavsiye ediliyor. Hindistan’da asansör kullanımının sınırlandırılması gündeme geliyor. Japonya’da kamu binalarında klima dereceleri yukarı çekiliyor. Bunlar basit tasarruf önlemleri değil; bunlar jeopolitiğin gündelik yaşama nüfuz ettiğinin göstergeleri.
Bu durum bize yeni bir gerçekliği anlatıyor: enerji artık sadece bir ekonomik girdi değil, aynı zamanda davranışsal bir değişken.
Günümüzde enerji fiyatları yükseldiğinde yalnızca üretim maliyetleri artmaz; devletler doğrudan bireylerin davranışlarına müdahale etmeye başlar. Daha az tüket, daha az hareket et, daha az harca. Bu, klasik piyasa mekanizmasının ötesinde bir yönetim biçimidir. Fiyat sinyalleri tek başına yeterli görülmez; onların yanına doğrudan talep yönetimi eklenir. Aslında 1973 krizinde de bu türden tasarruf çalışmaları yapılmıştı. Örneğin ABD araçların 88 km hızı sınırı uygulamasına geçmiş bu kural daha sonra Avrupa’ya ve bu günümüzde ülkemizde de uzun yıllar uygulanan 88-90 km hızı sınırı kuralı olarak uygulanmıştı. Ancak Hürmüz Boğazı krizinde devletlerin vatandaşlarına getirdikleri öneri/kurallar seti kadar günlük hayata müdahale eden bir kriz olmamıştı.
Asya ülkeleri bu dönüşümü en sert hisseden bölgelerden başında geliyor. Zaten yukarıda verdiğimiz örneklerin hepsi de Asya ülkelerinde gerçekleşiyor. Çünkü enerji bağımlılıkları oldukça yüksek (Asya ülkeleri kullandıkları petrolün %60’ını Ortadoğu’dan tedarik ediyor) ve alternatif tedarik kanalları sınırlı. Orta Doğu’dan gelen petrol akışındaki her aksama, bu ekonomilerde doğrudan bir kırılma yaratıyor. Bu nedenle hükümetler yalnızca piyasaya güvenmek yerine hızlı ve görünür müdahalelerde bulunuyor.
Burada dikkat çekici olan nokta, bu müdahalelerin niteliği.
Artık mesele yalnızca stratejik petrol rezervlerini devreye almak değil. Mesele, bireyin günlük rutininin yeniden düzenlenmesi. Duş süresi bir enerji politikası haline geliyor. Asansör kullanımı bir makroekonomik değişken haline geliyor. Bu, klasik iktisat literatürünün alışık olduğu bir durum değil.
Aslında bu gelişmeleri anlamak için yeni bir kavramsallaştırmaya ihtiyacımız var: gündelik jeopolitik. Günümüz siyasetini anlamakta jeopolitik kavramı jeostrateji kavramından daha önemli hale gelmiş durumda.
Gündelik jeopolitik, küresel güç mücadelelerinin bireysel yaşam pratiklerine nasıl yansıdığını ifade ediyor. Bu çerçevede Hürmüz’deki bir tanker krizi, Seul’deki bir apartman sakininin davranışını değiştirirken Tahran’daki bir karar, Tokyo’daki bir ofisin klima derecesini belirliyor. Jeopolitik artık yalnızca devletler arasında değil, bireylerin yaşam tarzlarında da kendini gösteriyor.
Bu durum aynı zamanda küresel ekonomik düzenin dönüşümüne işaret ediyor. Uzun yıllar boyunca küreselleşme, maliyetlerin düşmesi ve verimliliğin artması üzerine kurulu bir sistemdi. Ancak bugün bu sistem giderek daha fazla güvenlik odaklı hale geliyor. Enerji, ticaret ve lojistik artık yalnızca ekonomik değil, stratejik alanlar olarak görülüyor.
Bu da bizi yeni bir soruya getiriyor: Eğer jeopolitik riskler bu kadar derinleşirse, küresel ekonomi ne kadar “küresel” kalabilir?
Hürmüz krizi bu sorunun erken bir cevabını veriyor. Küresel ekonomi hâlâ çok etkin ancak bu etki artık kırılgan. Ve bu kırılganlık yalnızca devletleri değil, bireyleri de etkiliyor. Artık küresel krizler yalnızca haber bültenlerinde kalmıyor; banyolarımıza, mutfaklarımıza ve günlük alışkanlıklarımıza giriyor.
Belki de bu krizin en çarpıcı yönü tam olarak burada yatıyor.
Çünkü bir jeopolitik krizin gerçek etkisini anlamak için petrol fiyatlarına bakmak yeterli olmuyor insanlara nasıl duş alacaklarını söylemeye yönelik (şimdilik sadece söylemek ileride dikte ettirmek belki de) hükümet politikalarını da takip etmek gerekiyor.
Ve bugün dünya bize şunu söylüyor: Hürmüz’de olan hiçbir şey artık sadece Hürmüz’de kalmıyor.