Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nde (KDC) aylardır devam eden ve bugüne kadar 3 bin 700'ü aşkın can kaybına yol açan Ebola salgını, coğrafi olarak yön değiştirerek yeni bir bölgesel krize dönüşüyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve ulusal makamların verilerine göre, salgının ilk merkez üssü olan Ituri eyaletinde vaka artış hızı yavaşlama eğilimi gösterirken, kriz doğudaki Kuzey Kivu eyaletine kaydı. Ülke genelinde 7 bin 800'ü aşan toplam vakanın yaklaşık üçte birinin son dönemde Kuzey Kivu'da tespit edilmesi, halihazırda yetersiz olan bölgesel sağlık altyapısını zorluyor. Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) gibi uluslararası yardım kuruluşları, salgının kontrol altına alınmadığını, aksine ülke içinde yeni bölgelere doğru hareket ettiğini belirterek durumun küresel ciddiyetine dikkat çekiyor.
Aşısı olmayan nadir varyant ve tıbbi çaresizlik
Kuzey Kivu'daki tedavi merkezlerinde kapasiteler tamamen dolarken, yatak bulamama sorunu ve tıbbi personel yetersizliği ölüm oranlarını kritik seviyelere taşıyor. Eyaletteki Ebola kaynaklı ölüm oranı yüzde 60'ı aşarak, yüzde 48 olan ulusal ortalamanın oldukça üzerine çıktı. Bu ağır tablonun ardında yatan temel tıbbi zorluk ise salgına nadir görülen "Bundibugyo" virüs türünün yol açması. Geçmişte bölgede büyük yıkıma yol açan "Zaire" türünün aksine, bu yeni varyant için henüz uluslararası otoritelerce onaylanmış bir aşı veya spesifik bir tedavi bulunmuyor. Erken aşamalarda sıtma veya tifo gibi yaygın hastalıklarla karıştırılabilen hafif semptomlar göstermesi, virüsün kalabalık şehir merkezlerinde ve ticaret rotalarında gizlice yayılmasına zemin hazırlıyor.
Sağlık çalışanlarına yönelik güvensizlik ve şiddet
Tıbbi ve finansal zorlukların yanı sıra, salgınla mücadelenin önündeki en büyük engellerden birini halkın sağlık ekiplerine ve uluslararası kurumlara duyduğu derin güvensizlik oluşturuyor. Hastaneye yatanların kesinlikle öleceğine dair yaygın korku ve virüsün gerçekliğine yönelik şüpheler, halkın tedavi merkezlerinden kaçmasına neden oluyor. Bu şüphecilik; dezenfeksiyon ve güvenli defin işlemi yapan sağlık ekiplerine yönelik palalı saldırılara ve tedavi merkezlerinin ateşe verilmesine kadar varan şiddet olaylarına dönüşmüş durumda. Bölge halkının bu sert tepkisinin temelinde, mevcut tür için aşının olmamasının yarattığı hayal kırıklığının yanı sıra, 2018-2020 yıllarındaki önceki salgın sırasında bazı uluslararası yardım kurumu çalışanlarının karıştığı cinsel istismar skandallarının bıraktığı derin toplumsal travma yatıyor.
Zorunlu tedbirler salgın yönetimini zorluyor
Sağlık ekiplerinin sahadaki güvenliğini sağlamak ve halkı hijyen kurallarına uymaya zorlamak amacıyla yerel makamların devreye soktuğu askeri önlemler ise krizin boyutunu değiştiriyor. Hükümet yanlısı silahlı milislerin şehirlere giriş çıkışlardaki sağlık kontrol noktalarında görevlendirilmesi ve kurallara uymayanların zorla tedavi merkezlerine götürülme tehdidi, sahadaki sivil gerilimi tırmandırıyor. Sağlık uzmanları ve yerel yetkililer, salgınla mücadelenin polis veya askeri güçle değil, halkı bilinçlendirerek ve gönüllü katılımı sağlayarak yürütülmesi gerektiği konusunda uyarıyor. Baskıcı ve zorlayıcı yöntemlerin, halihazırda var olan toplumsal güvensizliği daha da derinleştirerek virüsün çok daha gizli ve tehlikeli bir şekilde yayılmasına yol açabileceğinden endişe ediliyor.





