NATO’NUN ANKARA ZİRVESİNDE BÜYÜK PAZARLIK BEKLENİYOR

Uluslararası siyasette bazı kritik toplantılar vardır , daha başlamadan ağırlıkları hissedilir. Fikri ve idari hazırlıklar çok daha büyük titizlikle yapılır. Fakat , asıl hareket kapalı kapılar ardında yaşanır . Liderlerin hangi cümleyi kuracağı, hangi kelimenin sonuç bildirisine gireceği, hangi başlıkta kimin geri adım atacağı, teknik ayrıntı olmaktan çıkar , güç dengesinin ve siyasi iradenin mihenk taşına dönüşür.7–8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak tarihi NATO Zirvesi de böyle bir toplantı olacak. Rusya’ya karşı caydırıcılığın gözden geçirileceği rutin bir NATO liderler buluşmasının ötesinde , İttifak’ın geleceğini şekillendirecek hedefler en üst düzeyde tartışılacak .

Ankara’da kurulacak pazarlık masasında, Avrupa’nın güvenlik yükünü ne ölçüde üstleneceği , Amerikan güvenlik şemsiyesinin hangi şartlarla müttefikleri korumaya devam edeceği , savunma sanayiinin nasıl seferber edileceği ve Türkiye gibi önemli bir üyenin güvenlik önceliklerinin İttifak gündemine ne kadar taşınabileceği gibi kritik sorunlar da bulunacak .

NATO 3.0: Sadece Savunma Değil, Dayanıklılık Düzeni

Ankara’da masanın merkezinde savunma harcamaları bulunuyor. NATO üyelerinin doğrudan savunmaya , gayrisafi yurt içi hasılalarından
yüzde 3,5 , altyapı ve dayanıklılık yatırımlarına ise ilave yüzde 1,5 ayırmalarını öngören yeni hedefin kabul edilmesi bekleniyor. İlk bakışta teknik bir bütçe tartışması gibi durabilir. Oysa gerçekte bu, NATO’nun kendisini nasıl yeniden tanımladığının ilanıdır.

İttifak artık sadece üye ülkelerin kaç tankı, kaç savaş uçağı, kaç tugayı olduğuyla ilgilenmiyor. Limanların askerî sevkiyata uygunluğu, demiryollarının ve havaalanlarının kriz anında kullanabilirliği , enerji altyapısının korunması, siber ağların dayanıklılığı, mühimmat üretim kapasitesi ve toplumların uzun süreli jeopolitik baskılara karşı direnci de güvenliğin parçası sayılıyor.

Bu nedenle , Ankara Zirvesi, “NATO 3.0” diye adlandırılabilecek yeni bir dönemin eşiği olarak görülebilir . NATO’nun ilk dönemi Soğuk Savaş yıllarıydı ve görevi Sovyet tehdidine karşı kolektif savunmaydı. İkinci dönem, Soğuk Savaş sonrası genişleme, kriz yönetimi ve terörle mücadeleyle şekillendi. Şimdi ise , yüksek yoğunluklu savaş ihtimalinin geri döndüğü, savunma sanayiinin yeniden stratejik önem kazandığı, siber tehditlerin, kritik altyapı güvenliğinin ve ekonomik dayanıklılığın klasik askerî kuvvet kadar belirleyici hâle geldiği yeni bir döneme giriliyor .

Ankara’daki büyük pazarlığın özü budur. Kim ne kadar harcayacak? Kim ne kadar üretim yapacak? Avrupa savunmada ne kadar sorumluluk üstlenecek? Ve bu süreç NATO’yu güçlendiren bir yeniden yapılanmaya mı dönüşecek, yoksa transatlantik bağ içinde yeni fay hatları mı üretecek?

Trump Faktörü , Pazarlığın Sert Veçhesi

Bu soruların yanısıra , ABD Başkanı Donald Trump faktörünün , İttifak’ın geleceğiyle ilgili tartışmalar açısından özel bir önemi var . Trump’ın NATO’ya bakışı, klasik Atlantikçi Amerikan çizgisinden belirgin biçimde farklı . Trump İttifak’ı , değerler ve siyasi bağlılık diliyle değil , maliyet, yük paylaşımı ve doğrudan çıkar hesabı üzerinden okuyor. Savunma harcamalarını artırmamakta direnen müttefiklere yönelik sert söylemi, Amerikan güvenlik taahhütlerini adeta ticari bir pazarlığın parçası gibi sunması, Avrupa başkentlerinde uzun süredir ciddi tedirginlik yaratıyor.

Bugün Avrupa’nın önündeki temel soru , Amerikan güvenlik garantisinin hâlâ otomatik ve koşulsuz mu olduğudur. Yoksa , Avrupa artık kendi savunmasının maliyetini ve siyasi sorumluluğunu çok daha fazla üstlenmek zorunda olduğu yeni bir döneme mi girmektedir?

Dolayısıyla, Ankara Zirvesi’nde savunma harcamalarının artırılması ,yalnızca Rusya’ya karşı alınmış bir tedbir olarak okunamaz . Aynı zamanda Washington’a da verilmiş bir mesajdır . Avrupa güvenliği , Amerikan askeri kapasitesine dayanabilir , fakat sadece Amerikan iç siyasetindeki dalgalanmalara teslim edilmiş bir yapı olarak varlığını sürdüremez.

Öte yandan , daha güçlü bir Avrupa savunması, otomatik olarak daha güçlü NATO anlamına dagelmez. Eğer , artan harcamalar ortak üretim, ortak planlama, mühimmat standardizasyonu, hava savunma entegrasyonu ve askeri hareketlilik alanlarında somut sonuç üretirse, İttifak güçlenir. Ama , bu süreç Avrupa ile ABD arasında yeni bir stratejik mesafe yaratırsa, savunma sanayiinde rekabetçi bloklaşmaları teşvik ederse ve siyasi koordinasyonu zayıflatırsa, sonuç daha güçlü bir NATO değil, daha kırılgan bir transatlantik düzen olabilir.

BM zayıflarken NATO’nun önüne açılan yeni alan

Zamanlaması , Ankara Zirvesi’nin önemini artırıyor . Özellikle son yıllarda , Birleşmiş Milletler’in , büyük güç rekabeti, BM Güvenlik Konseyi vetoları ve siyasi felç nedeniyle uluslararası krizleri yönetme, savaşları önleme ve büyük güçler arasında asgari bir ortak zemin üretme kapasitesinin gözle görülür biçimde aşınması nedeniyle , gözler NATO’ya çevrilmiş durumda . Bu yeni durum , Ankara Zirvesi’ni yalnızca bir savunma toplantısı olmaktan çıkarıp, daha geniş bir küresel düzen tartışmasının içine yerleştiriyor.

Birleşmiş Milletler, uluslararası barış ve güvenliğin asli adresi olma niteliğini giderek kaybederken , NATO’nun küresel sorunlarda daha fazla sorumluluk üstlenmesi yönünde bazı fikirler bulunsa da , NATO’nun BM gibi evrensel bir örgüt olmadığı aşikardır . Bir değerler koalisyonu olarak doğmuş olan , belirli coğrafi ve siyasi sınırları bulunan bir kolektif savunma ittifakıdır. Dolayısıyla BM’nin yerini alması, küresel meşruiyet üreten bir siyasi çatıya dönüşmesi ya da her kriz alanında “uluslararası toplum” adına hareket etmesi mümkün değildir. Böyle bir beklenti, hem NATO’nun kurumsal yapısına uygun düşmez , hem de İttifak içinde yeni ayrışmalar yaratır .

Ancak , BM’nin etkisizleştiği bir ortamda NATO’dan daha fazla rol üstlenmesinin bekleneceği bazı alanlar vardır. Bunların başında , Avrupa-Atlantik güvenliği, kritik deniz yollarının korunması, siber tehditlerle mücadele, hibrit saldırılara karşı dayanıklılık, savunma sanayii üretim zincirlerinin güvenceye alınması ve bazı bölgesel krizlerin NATO güvenliğine doğrudan etkileri gelir. Başka bir deyişle , NATO, küresel düzenin siyasi vicdanı olamaz , ama güvenlik mimarisinin fiili sigortası hâline gelmeye zorlanabilir.

NATO’dan küresel sorunlarda daha fazla sorumluluk almasının beklenmesi, İttifak’ın görev tanımını fiilen genişletir. Bu, bir yandan NATO’nun jeopolitik ağırlığını artırır , diğer yandan ise , onun yetkilerini kendi asli fonksiyonu olan kolektif savunmanın ötesine taşır. Eğer bu genişleme dikkatle yönetilmezse, NATO giderek “her soruna koşan ama hiçbirini tam çözemeyen” bir güvenlik mekanizmasına dönüşebilir. Neticede , BM zayıfladıkça NATO’nun küresel krizlere daha fazla angaje olması, İttifak içinde “hangi kriz bizim krizimizdir ” tartışmasını öncelikli hale getirebilir .

Bu nedenle , NATO’nun önündeki esas meydan okuma, BM’nin yerini almak değil; BM’nin dolduramadığı güvenlik boşluklarının hangilerinde, hangi araçlarla ve hangi siyasi meşruiyet zeminiyle devreye gireceğini netleştirmektir. Ankara Zirvesi’nin satır aralarında okunması gereken hususlardan biri de budur.

Türkiye’nin 360 derece güvenlik tezi

Türkiye açısından Zirve’nin en önemli boyutu, NATO’nun tehdit haritasının yeniden tanımlandığı bu dönemde kendi güvenlik önceliklerini daha güçlü biçimde masaya koyabilmesidir.

Ankara uzun süredir NATO’nun güvenlik anlayışının sadece doğu kanadına, yani Rusya merkezli tehdit algısına sıkıştırılmasına itiraz ediyor. Türkiye için güvenlik haritası çok daha geniştir. Suriye’deki istikrarsızlık, bölgedeki terör örgütleri, İsrail’in Gazze’deki kanlı savaşı sonrası bölgesel gerilim, İran kaynaklı riskler, Afrika’dan Akdeniz’e taşan kırılganlıklar, enerji ve deniz ticaret yollarına yönelik tehditler, düzensiz göç baskısı Türkiye’nin güvenlik denkleminde somut başlıklardır. Bu nedenle , Ankara’nın zirvede vereceği en güçlü mesajın “360 derece güvenlik yaklaşımı” olması bekleniyor.

Bu yaklaşımın mantığı açıktır . NATO yalnızca kuzeydoğudan gelen konvansiyonel tehditlere odaklanan bir İttifak olamaz. Güney kuşağındaki terörist faaliyetler, devletlerin çöküşü, enerji güvenliği, göç baskısı ve bölgesel savaş riskleri de kolektif güvenliğin parçasıdır. Türkiye’nin tezi, coğrafi bakımdan da siyasi bakımdan da güçlü ve meşrudur.

Ancak , NATO faaliyetlerinin son iki yıldaki ağırlık merkezi Rusya, Ukrayna ve Avrupa savunması olmuştur. Türkiye, zirve bildirisine güney kaynaklı tehditleri daha güçlü biçimde sokabilir , bu başlıkları NATO’nun stratejik üslubunda daha görünür hâle getirebilir. Ancak , İttifak’ın dikkatini ve kaynaklarını kısa vadede doğu kanadından güney kuşağına kaydırması kolay olmayabilir .Ankara’nın başarısı, NATO’nun öncelik sıralamasını bir zirvede tersine çevirmesinde değil , güneyden kaynaklanan tehditleri artık tali değil, yapısal bir güvenlik başlığı olarak İttifak’ın ortak hafızasına kaydettirmesi olacaktır .

Trump–Erdoğan görüşmesi

Zirveye ilişkin beklentileri büyüten ikinci unsur Trump–Erdoğan ikili görüşmesidir.
Ankara’nın bu görüşmeye büyük önem vermesi doğaldır. Trump ile Erdoğan arasındaki doğrudan temasın ve olumlu diyaloğun siyasi tonu yumuşatması, bazı dosyaların önünü açması ve taraflara daha geniş bir manevra alanı sağlaması da mümkündür. Ama bundan hareketle, Suriye sahasındaki görüş ayrılıklarının, savunma sanayiine ilişkin bütün kısıtlamaların , Kongre kaynaklı sorunların, yaptırım dosyalarının veya Rusya ile ilişkilerden doğan hassasiyetlerin bir zirve marjında çözüleceğini düşünmek gerçekçi olmaz. Dolayısıyla , ikili görüşme Türk-Amerikan ilişkilerinde büyük bir stratejik mutabakat üretmeyebilir , ama ilişkilerin tonunu düzeltebilir, iletişim kanallarını güçlendirebilir ve bazı başlıklarda kontrollü bir müzakere zemini yaratabilir.

Esasen , Ankara için gerçek başarı ölçütü, Zirve’den büyük manşetler çıkarmak değil , değişen NATO mimarisine Türkiye’nin güvenlik önceliklerini kalıcı biçimde dercedebilmek olacak . Eğer Türkiye bunu başarabilirse, Ankara Zirvesi iyi organize edilmiş bir diplomatik etkinliğin ötesine geçer . Türkiye’nin NATO’nun geleceğine nüfuz ettiği bir dönüm noktasına dönüşür.

Sonuç

Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi, yalnızca bir güvenlik toplantısı değildir. Bu zirve, zayıflayan küresel yönetişim yapılarının gölgesinde NATO’nun ne kadar büyüyeceği, ne kadar sorumluluk üstleneceği ve hangi sınırlar içinde kalacağı sorusunun da tartışılacağı bir eşiktir.

Savunma harcamalarının artırılması, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesi, savunma sanayii üretiminin hızlandırılması ve dayanıklılığın güvenliğin ayrılmaz parçası hâline gelmesi, bu büyük pazarlığın bir yüzünü oluşturuyor. Diğer yüzde ise, Türkiye’nin 360 derece güvenlik yaklaşımını NATO gündemine ne ölçüde yerleştirebileceği ve Vaşington ile ilişkilerde daha işlevsel bir siyasi zemin üretip üretemeyeceği bulunuyor.