Pakistan’ın Eşekleri Türkiye’ye Ne Anlatıyor?

Çin pazarını büyük projelerin ötesinde okumak

Geçtiğimiz günlerde The Times of India’da yayımlanan “Why Pakistan’s donkeys are becoming valuable in China”[1] başlıklı haber, ilk bakışta ekonomi sayfalarında karşılaşmaya alışık olmadığımız bir ticaret hikâyesini anlatıyordu. Pakistan’ın yaklaşık 6,2 milyona ulaşan eşek varlığı, Çin’de geleneksel tıpta kullanılan ejiao üretiminde eşek derisine duyulan yüksek talep nedeniyle yeni bir ihracat imkânına dönüşüyordu. Pakistan ise bu talebi yalnız mevcut hayvan varlığının ihracatıyla sınırlamak yerine yetiştiricilik, işleme tesisleri ve Çin pazarına yönelik bir tedarik zinciri oluşturmak için kullanmaya çalışıyordu.

Bu haber, Pakistan’ın eşek ihracatından çok daha geniş bir ekonomik mesele üzerinde düşünmek için ilginç bir başlangıç noktası sunuyor. Çin gibi yaklaşık 1,4 milyar tüketiciye sahip bir ekonominin zaman zaman son derece özel ürünlerde ortaya çıkan talebi, başka ülkelerde yeni üretim ve ihracat alanları oluşturabiliyor. Pakistan’ın eşekleri bunun sıra dışı fakat öğretici örneklerinden yalnızca biri.

Türkiye açısından haberin düşündürdüğü mesele de burada başlıyor. Buradan çıkarılması gereken sonuç elbette “Pakistan Çin’e eşek satıyorsa Türkiye de satmalıdır” değildir. Daha anlamlı olan, Türkiye’nin Çin ile ekonomik ilişkilerini değerlendirirken sürekli büyük yatırımlara, altyapı projelerine ve birkaç büyük ihracat kalemine odaklanmasının yanında, Çin pazarının oluşturduğu küçük ve niş ihracat fırsatlarını ne ölçüde takip ettiği üzerinde düşünmektir.

Türkiye-Çin ekonomik ilişkileri gündeme geldiğinde tartışmaların önemli bölümü Çin'in Türkiye'de yapabileceği büyük yatırımlar etrafında şekilleniyor...

Çin'den ne alacağımızı biliyoruz

Türkiye-Çin ekonomik ilişkileri gündeme geldiğinde tartışmaların önemli bölümü Çin'in Türkiye'de yapabileceği büyük yatırımlar etrafında şekilleniyor. Elektrikli otomobil yatırımları, enerji projeleri, demiryolları, limanlar, Kuşak ve Yol Girişimi ve Orta Koridor bunların başında geliyor.

Bunların her biri önemlidir. Fakat Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik ilişkinin daha temel bir problemi bulunmaktadır: dış ticaret dengesizliği.

TÜİK verileri iki ülke arasındaki ticaretin uzun zamandır Türkiye aleyhine büyük bir açık verdiğini göstermektedir. Türkiye Çin'den elektronik ürünlerden makinelere, ara mallarından tüketici ürünlerine kadar geniş bir ürün grubu ithal ederken Çin'e yaptığı ihracat çok daha sınırlı kalmaktadır.

Bu durumun yalnızca Çin'den daha fazla yatırım çekilerek değiştirilmesi kolay değildir. Türkiye'nin aynı zamanda Çin pazarında satabileceği çok daha geniş bir ürün yelpazesi oluşturması gerekmektedir.

Burada belki de yaklaşımımızı değiştirmemiz gerekiyor. Türkiye'nin Çin'e satabileceği birkaç milyar dolarlık yeni bir ürün bulmaya çalışmak yerine, 10 milyon, 20 milyon veya 50 milyon dolarlık yüzlerce ihracat alanı aramak daha gerçekçi olabilir. Pakistan'ın eşekleri tam olarak bu nedenle ilginçtir.

1,4 milyara yalnız nüfus olarak bakmamak

Çin'in nüfusunun yaklaşık 1,4 milyar olduğu sık sık söylenir. Fakat ekonomik açıdan önemli olan yalnız bu sayının büyüklüğü değildir. Bu nüfusun kendi içinde ne kadar farklılaştığıdır.

Çin'de gelir artışı, kentleşme ve yaşam biçimlerinin değişmesi tüketim alışkanlıklarını da dönüştürdü. Buna bir de nüfusun hızla yaşlanması eklenmektedir. Sonuçta tek bir “Çinli tüketici”den söz etmek giderek anlamsız hale geliyor. Genç kentli tüketiciler farklı ürünler arıyor. Yaşlanan nüfus sağlık ürünlerine yöneliyor. Yüksek gelir grupları kaliteli ve güvenilir ithal gıdalara daha fazla harcama yapabiliyor. Geleneksel Çin tıbbı modern tüketim kültürüyle birleşiyor.

E-ticaret ise daha önce Çin'in belirli bölgelerine ulaşması mümkün olmayan yabancı ürünlerin milyonlarca tüketiciye erişmesini sağlayabiliyor. Ejiao bunun ilginç örneklerinden biridir. Yüzyıllardır var olan geleneksel bir ürün, modern tüketim ekonomisinin içinde yeniden konumlandırıldığında dünyanın başka bir ülkesindeki hayvancılık politikasını etkileyebilecek büyüklükte talep yaratabiliyor.

Türkiye açısından Çin pazarına bakarken tam olarak bu tür değişimleri izlemek gerekiyor.

Türkiye'nin elindeki ürünler

Türkiye'nin burada önemli bir avantajı bulunmaktadır. Yeni ürünler icat etmek zorunda değiliz. Türkiye zaten tarımdan gıdaya, kozmetikten doğal ürünlere kadar çok geniş bir üretim çeşitliliğine sahiptir. Kuru incir bunun basit örneklerinden biridir. Çin tüketicisinin sağlıklı atıştırmalıklara yönelik ilgisinin artması Türkiye'nin geleneksel tarım ürünlerinden birini farklı bir tüketici kitlesine ulaştırabilir.

Benzer biçimde kuru üzüm, kayısı, Antep fıstığı, fındık, zeytinyağı, kiraz, nar ve farklı kurutulmuş meyveler düşünülebilir. Fakat fırsat yalnız Türkiye'nin geleneksel tarım ihracatında değildir. Tıbbi ve aromatik bitkiler daha ilginç bir alan oluşturabilir.

Defne, kekik, adaçayı ve farklı bitkisel ürünler Türkiye'nin doğal üretim avantajının bulunduğu alanlardır. Bunların gıda, kozmetik ve wellness sektörlerindeki kullanım biçimleri Çin pazarındaki talep üzerinden ayrı ayrı incelenebilir.

Doğal kozmetik ürünleri, bitkisel yağlar, sabunlar ve benzeri ürünler de aynı çerçevede değerlendirilebilir. Buradaki amaç Türkiye'nin elindeki bütün ürünlerin Çin'de mutlaka pazar bulacağını varsaymak değildir. Tam tersine hangi ürünün hangi Çinli tüketici grubuna hitap edebileceğini belirleyebilecek çok daha ayrıntılı bir pazar araştırmasına ihtiyaç vardır. Pakistan örneğinin gösterdiği de budur. Bazen ihracat fırsatı ülkenin en güçlü sektörlerinden değil, karşı ülkenin çok özel bir ihtiyacından doğabilir.

Küçük ürünlerin büyük ekonomisi

Türkiye'nin Çin stratejisinde belki de eksik olan noktalardan biri burada ortaya çıkıyor. Çin ile ekonomik ilişkileri konuşurken ölçeğin büyüklüğünün etkisi altında kalıyoruz. Milyarlarca dolarlık yatırımlar. Dev fabrikalar, demiryolu koridorları, limanlar, enerji santralleri.

Bunların yanında birkaç milyon dolarlık ihracat fırsatı önemsiz görünebilir. Oysa dış ticaret farklı bir mantıkla çalışabilir. Bir ürün 20 milyon dolar ihracat yaratır. Bir başkası 30 milyon dolar. Bir diğeri 50 milyon dolar.

Bunlara onlarca veya yüzlerce ürün eklendiğinde ortaya önemli bir ihracat kapasitesi çıkabilir. Daha önemlisi, böyle bir yapı Türkiye'nin Çin'e ihracatını birkaç büyük ürüne bağımlı olmaktan çıkarır.

Bu yaklaşımı ihracatın mikro çeşitlendirilmesi olarak tanımlamak mümkün olabilir. Kavram basit bir düşünceyi ifade ediyor: büyük bir pazarda tek bir büyük fırsat aramak yerine çok sayıda küçük fakat sürdürülebilir pazar oluşturmak. Çin bunun uygulanabileceği dünyadaki en önemli ülkelerden biridir. Çünkü Çin pazarının yüzde 0,1'i bile bazı Türk üreticileri açısından oldukça büyük olabilir.

Ürünü bulmak yetmiyor

Ancak Türkiye'nin önündeki problem yalnız doğru ürünü belirlemek değildir. Çin pazarı özellikle tarım ve gıda ürünlerinde ciddi düzenleyici gerekliliklere sahiptir. Veteriner ve bitki sağlığı protokolleri, karantina şartları, işletme kayıtları, etiketleme kuralları ve Çin gümrük mevzuatı ihracatın önündeki önemli aşamalardır. Bu nedenle küçük ihracat fırsatlarının geliştirilmesi yalnız şirketlere bırakılamaz.

Ticaret Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, ihracatçı birlikleri, üniversiteler ve Çin'deki ticaret müşavirlikleri arasında daha sistematik bir yapı kurulabilir. Fakat bu yapı klasik anlamda yalnızca “Çin pazar araştırması” yapmamalıdır. Çin'de ortaya çıkan mikro talep değişimlerini izlemelidir. Çin sosyal medyasında hangi gıda ürünü popülerleşiyor? Yaşlanan nüfus hangi sağlık ürünlerine yöneliyor? Çinli tüketicilerin ithal gıdalarda aradığı özellikler değişiyor mu? Hangi doğal ürünler yükseliyor? Hangi ürünlerde Çin'in kendi üretimi talebi karşılamakta zorlanıyor? Hangi ithalat ürünlerine yönelik sağlık ve karantina protokolleri hazırlanıyor? Bu soruların sürekli izlenmesi, Türkiye'nin Çin stratejisinin büyük projeler kadar önemli bir parçası olabilir.

Çin'i üretici kadar tüketici olarak da anlamak

Çin'in dünya ekonomisindeki yükselişinin ilk aşamasında diğer ülkelerin temel sorusu Çin'in ne üreteceğiydi. Ucuz tekstil ürünleriyle başlayan süreç elektronik, makine, güneş paneli, batarya, elektrikli otomobil ve giderek daha gelişmiş teknolojilere ulaştı.

Bugün Çin'in üretim kapasitesinin etkisini dünyanın hemen her yerinde görmek mümkündür. Fakat Çin ekonomisinin ulaştığı büyüklük nedeniyle ikinci bir soru giderek daha önemli hale geliyor: Çin ne tüketecek?

Bu soru Türkiye açısından en az birincisi kadar önemlidir. Türkiye'nin Çin ile ekonomik ilişkilerinde sürekli Çin'in Türkiye'ye ne satacağına, hangi Çin şirketinin Türkiye'ye yatırım yapacağına veya hangi Çin sermayesinin hangi projeyi finanse edeceğine odaklanması ilişkinin doğal olarak tek yönlü gelişmesine neden olabilir.

Türkiye'nin daha fazla Çin yatırımı çekmeye ihtiyacı vardır. Fakat aynı zamanda Çinli tüketicinin sofrasında, evinde, kozmetik ürünlerinde, sağlık harcamalarında ve günlük tüketiminde daha fazla Türk ürününün yer almasını sağlayacak bir stratejiye de ihtiyacı vardır.

Pakistan'ın eşek hikâyesinin Türkiye açısından değeri burada ortaya çıkmaktadır. Ders eşek yetiştirmek değildir. Ders, talebi okumaktır. Çin gibi büyük bir pazarda ekonomik fırsatların tamamı büyük görünmez. Bazıları bir bitkinin yaprağında, bazıları kurutulmuş bir meyvede, bazıları bir kozmetik hammaddesinde, bazıları ise Pakistan'ın örneğinde olduğu gibi hiç beklenmeyen bir hayvansal üründe ortaya çıkabilir.

Türkiye-Çin ekonomik ilişkilerinde önümüzdeki dönemin hedeflerinden biri bu küçük fırsatları sistematik biçimde bulmak olmalıdır. Çünkü Türkiye'nin Çin'e ihracatındaki büyük dönüşüm, belki de tek bir büyük ürünün bulunmasından değil, yüzlerce küçük ürünün Çin pazarında kendisine yer açmasından geçecektir.


[1] https://timesofindia.indiatimes.com/world/why-pakistans-donkeys-are-becoming-valuable-in-china-what-is-driving-a-surprising-demand-for-the-humble-animal/articleshow/133381085.cms