Pekin'de İki Ziyaret, Tek Bir Mesaj: Çin Dünyayı Kendi Şartlarıyla Yönetiyor

Mayıs 2026'nın ortası, küresel diplomasi tarihine geçecek türden bir hafta oldu. 13-15 Mayıs tarihleri arasında Donald Trump, yaklaşık dokuz yıllık aranın ardından Pekin’i ziyaret etti. Bu ziyaretin yankısı devam ederken, 19-20 Mayıs'ta Vladimir Putin aynı Pekin’in Büyük Halk Salonu'nun merdivenlerinde görünen ikinci lider oldu. İki ziyaret, iki farklı dünya; ama tek bir mesaj: Artık herkes Pekin'e geliyor.

Çin devlet medyası — başta Xinhua ve Global Times — her iki ziyareti de büyük bir özenle "Çin'in zaferi" olarak çerçeveledi. Yüzeysel bakışta bu doğru görünüyor. Ama haberlerin altını kazıdığınızda, Pekin'in iki ziyaretten ne kadar farklı kazanımlar elde ettiği, dahası Rusya ile "kırılmaz dostluk" söyleminin ardında nasıl sert bir pazarlık savaşı yürütüldüğü ortaya çıkıyor.

Trump Geldi: Protokol Büyük, Kazanım Belirsiz

Xinhua, Trump'ın ziyaretini "devlet başkanlığı diplomasisinin Çin-ABD ilişkilerine stratejik rehberlik sağlamadaki vazgeçilmez rolü" çerçevesinde tanımladı. Bu dil, ilk bakışta diplomatik bir nezaket gibi görünse de altında daha derin bir mesaj yatıyor: Çin, Trump'ı "davet edilen misafir" olarak değil, iki eşit süper gücün masasında bir muhatap olarak konumlandırıyordu.

Bu konumlandırmanın en çarpıcı teyidi Trump'ın kendi ağzından geldi. Fox News'e verdiği bir röportajda Trump, ziyareti "G-2 zirvesi" olarak nitelendirdi: "İki büyük ülke. Bunu G-2 diyorum, bu G-2." Bu açıklama, Çin'in onlarca yıldır peşinde olduğu ama Washington'un hep direndiği eşit süper güç statüsünü, ABD başkanı kendi isteğiyle, kameralar önünde teslim etmişti.

Çin devlet medyasının asıl zafer saydığı konu ise Tayvan oldu. Xi, Trump'a Tayvan meselesinin "Çin-ABD ilişkilerindeki en önemli konu" olduğunu söyledi ve yanlış yönetilmesi halinde iki ülkenin "çatışmaya girebileceğini" açıkça ifade etti. Bunun hemen ardından Dışişleri Bakanı Wang Yi, Çin devlet medyasına ilginç bir açıklama yaptı: "Görüşme sırasında ABD tarafının Çin'in Tayvan konusundaki tutumunu anladığını ve Tayvan'ın bağımsızlığa doğru ilerlemesini desteklemediğini hissettik." Bu ifade, diplomatik jargonla yapılmış bir zafer ilanıydı.

Peki somuta bakıldığında ne var? Ticaret anlaşmazlıklarında kalıcı bir çözüm yok. İran konusunda ilerleme yok. Trump, Tayvan'a yönelik 14 milyar dolarlık silah satışı konusunda muğlak kalmaya devam etti. Pekin'in hedeflediği büyük anlaşmalardan hiçbiri imzalanmadı. Buna karşın Çin medyası, ziyaretin "yapıcı stratejik istikrar" çağını başlattığını ilan etti. Sembolik kazanım büyük; somut kazanım ise neredeyse yoktu.

Çin halkının ise bu ziyarete ilgisi çarpıcı biçimde farklıydı. Milyonlarca Çinli sosyal medya kullanıcısı, müzakereleri değil dünyanın en güçlü liderinin Pekin'de eğildiği görsel anları takip etti. Bu, Çin devlet medyasının bilinçli olarak beslediği bir çerçevelemeydi: Dünya Çin'e geliyor.

Putin Geldi: Sıcak Söylem, Sert Pazarlık

Putin'in ziyareti, Trump'ınkiyle kıyaslandığında hem dil hem de ton açısından çarpıcı biçimde farklıydı. Xinhua haber ajansı, “Xi ve Putin ikili ilişkilerde yeni bir aşama selamlıyor" başlığıyla haberi geçti. Xi, enerji ticaretinin iki ülke arasında "istikrarın sütunları" olarak işlev gördüğünü söyledi. İki lider, ticaret, teknoloji ve medya alanlarını kapsayan 40'ı aşkın iş birliği anlaşması imzaladı. Ziyaret kapsamında organize edilen fotoğraf sergisinin adı "Büyük Milletlerin Kırılmaz Dostluğu, Büyük Güçlerin Stratejik Ortaklığı" idi.

Bu sıcaklığa, Trump ziyaretinin protokol ağırlıklı soğukluğuyla kıyaslandığında gerçek bir dostluk havası hâkimdi. Ama sahne gerisinde bambaşka bir tablo vardı.

Putin'in Pekin'e gelişinin en kritik gündem maddesi, yıllardır çözüme kavuşturulamamış Power of Siberia 2 boru hattı projesiydi. Rusya'nın Yamal bölgesinden Moğolistan üzerinden Çin'e uzanacak bu 2.600 kilometre uzunluğundaki boru hattı, yılda 50 milyar metreküp doğalgaz taşıyacak. Moskova için bu proje neredeyse varoluşsal bir öneme sahip: 2022'deki Ukrayna işgalinin ardından Avrupa'ya sattığı 150 milyar metreküp gazın büyük bölümü için alternatif pazar bulmak zorundaydı ancak müzakereler çıkmaza girdi.

Çin, gaz için Rusya'nın kendi iç piyasasına denk düşen, metreküp başına yaklaşık 12-13 sent bir fiyat talep ediyor. Rusya ise bu rakamın en az iki katını istiyor. Putin, Pekin'e gitmeden önce yaptığı açıklamada anlaşmanın "piyasa fiyatı" üzerinden yapılması gerektiğini vurgulayarak Çin'in talebini dolaylı biçimde reddetti.

İki taraf boru hattının güzergahı konusunda mutabık kaldığını açıkladı. Ancak fiyat, finansman ve zaman çizelgesi hâlâ belirsizliğini koruyor. Resmi Çin söyleminin "kırılmaz dostluk" olarak sunduğu ilişki, iş gazın faturasına gelince sert bir güç pazarlığına dönüşmüş görünüyor.

Bu anlaşmazlığın arka planını anlamak için Çin'in elindeki kozu görmek gerekiyor. Çin'in kıyı petrol rezervleri yaklaşık 92 günlük rafineri ihtiyacını karşılayacak düzeyde. İç doğalgaz üretimi bu yılın ilk dört ayında yüzde 2,7 büyüdü. Orta Asya boru hatları ek arz sağlıyor. Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının yarattığı enerji şoku Çin'i gerçekten zorladı, ama "ne pahasına olursa olsun anlaşma yapmalıyım" noktasına götürmedi.

Shangai Rus Araştırmaları Merkezi'nden Zheng Runyu'nun BBC'ye söyledikleri bu dengeyi net biçimde özetliyor: "Hem Çin'in hem Rusya'nın birbirine ihtiyacı var; ancak bugünkü uluslararası konjonktürde Rusya açıkça Çin'e daha fazla muhtaç."

Pekin'in İki Ziyaretten Kurduğu Büyük Anlatı

Çin devlet medyasının en büyük ustalığı, iki ziyareti birbirinin karşısına koymak yerine bütünleşik bir küresel güç anlatısı içinde sunmasındaydı. Pekin merkezli Küreselleşme ve Çin Merkezi'nden Wang Zichen'in ifadesiyle, "Trump ziyareti dünyanın en önemli ikili ilişkisini istikrara kavuşturmakla ilgiliydi; Putin ziyareti ise köklü bir stratejik ortağı güvence altına almakla. Çin için bu iki yol birbirini dışlamıyor."

Bu tablo, son altı aylık diplomatik süreç düşünüldüğünde son derece isabetli görünüyor. BM Güvenlik Konseyi'nin diğer dört daimi üyesinin liderleri — Fransa'dan Macron, İngiltere'den Starmer, ardından Trump ve Putin — son altı ay içinde hepsi Pekin'e geldi. Çin bu diziyi tesadüf olarak değil, küresel diplomasinin merkezine oturduğunun kanıtı olarak sunuyor.

Londra Üniversitesi SOAS Çin Enstitüsü Direktörü Steve Tsang'ın tespiti buradaki kritik mesajı veriyor. Tsang’a göre; Çin, hangi güçle isterse dostluk ve stratejik ortaklık kurabilir. ABD bunlardan sadece biridir.

Söylemin Altındaki Gerçek

Ama bu tablonun bir de öteki yüzü var. Trump ziyaretinden somut bir ticaret anlaşması ya da kırılgan noktaları çözen bir belge çıkmadı. Çin'in en çok önem verdiği Tayvan meselesinde Trump sessiz kalmayı tercih etti; silah satışı sorusu havada asılı kaldı. Pekin'in "yapıcı stratejik istikrar" dediği şey, henüz müzakere sürecinde olan bir çerçeveden ibaret.

Putin ziyaretinden ise Çin'in onlarca milyar dolarlık enerji yatırımından oluşan Power of Siberia 2 anlaşması çıkmadı. "Tarihin en yüksek düzeyine ulaşan" ittifak, somut çıkarlar söz konusu olduğunda Rusya'nın Çin'e daha bağımlı hale geldiği asimetrik bir ilişkiyi gizlemiyor.

Çin devlet medyası her iki ziyareti de büyük zafer olarak sundu. Bu doğru — ama eksik. Gerçek tablo şu: Sembolik kazanım büyük, somut kazanım neredeyse yok. Trump'ın "G-2" itirafı ve Putin'in boru hattı için Pekin'e koşması, Çin'in küresel güç statüsünü pekiştiriyor. Ama Çin, bu statüyü sahada da somutlaştırmak için daha uzun bir yola girmek zorunda.

Pekin hem Washington'u hem de Moskova'yı aynı anda masada tutmanın stratejik değerini biliyor. Ama bu denklemde fatura ödeme zamanı geldiğinde, Çin'in kendi şartlarını dayatma kapasitesinin sınırları da görünür hale geliyor. Boru hattı anlaşmazlığı bunun en net göstergesi: Dostluk ayrı ticaret ayrı şeyler.