Uluslararası ilişkiler literatüründe bazı ziyaretler vardır ki sonuç bildirilerinden çok sembolik anlamlarıyla önem kazanır. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in yıllar sonra Pyongyang’a gerçekleştirdiği ziyaret de bu tür gelişmelerden biridir. İlk bakışta iki komşu sosyalist ülke arasındaki rutin bir diplomatik temas gibi görünen bu ziyaret, aslında Asya’da değişen güç dengeleri ve küresel düzen tartışmaları açısından daha derin anlamlar taşımaktadır.
Batılı analizlerin önemli bir bölümü bu ziyareti Çin’in Kuzey Kore üzerindeki nüfuzunu koruma çabası veya Washington’a verilen bir mesaj olarak yorumlamaktadır. Ancak bu açıklamalar tek başına yeterli değildir. Ziyaret, yalnızca Çin-Kuzey Kore ilişkilerinin değil, aynı zamanda Çin’in kendisini nasıl bir küresel aktör olarak konumlandırdığının da göstergesidir.
Son yıllarda Çin dış politikasında dikkat çeken en önemli değişimlerden biri, Pekin’in artık yalnızca ekonomik büyüme ve ticaretle tanımlanan bir güç olmaktan çıkıp uluslararası düzenin şekillenmesinde daha görünür bir rol üstlenmeye başlamasıdır. Kuşak ve Yol Girişimi, BRICS’in genişlemesi, Şanghay İş birliği Örgütü’nün artan görünürlüğü ve Küresel Güney söylemi bu dönüşümün parçalarıdır. Pyongyang ziyareti de aynı stratejik çerçeve içinde değerlendirilmelidir.
Çin uzun yıllar boyunca Deng Xiaoping’in “gücünü gizle, zamanını bekle” yaklaşımını izledi. Ancak bugün Pekin’in davranışları farklı bir döneme işaret etmektedir. Çin artık yalnızca mevcut uluslararası sistemden faydalanan bir ülke değil, sistemin kurallarını ve kurumlarını etkileyen bir aktör olmak istemektedir. Bu nedenle Xi’nin Pyongyang ziyareti yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil, Çin’in düzen kurucu kapasitesinin bir göstergesi olarak okunmalıdır.
Ziyaretin dikkat çekici yönlerinden biri, Çin’in Doğu Asya’daki stratejik konumunu yeniden hatırlatma ihtiyacıdır. Son yıllarda Rusya ile Kuzey Kore arasındaki ilişkiler önemli ölçüde derinleşmiştir. Özellikle Ukrayna savaşı sonrasında Pyongyang ile Moskova arasında gelişen askeri ve ekonomik iş birliği, bölgede yeni bir denge oluşturmuştur. Bu süreç bazı gözlemciler tarafından Kuzey Kore’nin dış politika seçeneklerini çeşitlendirmesi olarak yorumlanmıştır.
Tam da bu noktada Xi Jinping’in Pyongyang’a gitmesi farklı bir anlam kazanmaktadır. Çin, Kuzey Kore’nin en önemli ekonomik ortağı olmaya devam etmektedir. Pyongyang’ın dış ticaretinin büyük bölümü Çin üzerinden gerçekleşmektedir. Bu nedenle ziyaret aynı zamanda Çin’in bölgedeki tarihsel ve stratejik ağırlığını yeniden teyit etme girişimi olarak değerlendirilebilir.
Ancak ziyaretin belki de en ilginç yönü söylenenlerden çok söylenmeyenlerdir.
Çin üzerine yaptığım çalışmalarda sık sık savunduğum bir görüş var: Çin diplomasisini anlamanın yolu, söylenenlerden çok söylenmeyenlere dikkat etmekten geçer. Çünkü Pekin çoğu zaman doğrudan mesajlar vermek yerine stratejik belirsizlik üretmeyi tercih eder. Konfüçyüsçü siyaset kültüründe uyumun korunması, Daoist gelenekte ise dolaylılık önemli yer tutar. Bu nedenle Çinli liderler konuşarak pozisyon açıklamaz; aksine gelecekteki hareket alanlarını açık tutarlar.
Pyongyang görüşmelerinde ekonomik iş birliği, dostluk ve bölgesel istikrar gibi temalar öne çıkarken Kuzey Kore’nin nükleer programı neredeyse hiç gündeme gelmemiştir. Bu durum Çin’in Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesini artık ortadan kaldırılabilecek geçici bir sorun olarak değil, yönetilmesi gereken kalıcı bir gerçeklik olarak gördüğüne işaret etmektedir.
Bir başka önemli unsur ise Tayvan meselesidir. Son yıllarda Çin dış politikasının merkezine yerleşen Tayvan konusu, Pekin’in uluslararası destek arayışının da temel eksenlerinden biri hâline gelmiştir. Çin yalnızca büyük güçlerden değil, Küresel Güney ülkelerinden ve geleneksel ortaklarından da “Tek Çin” ilkesine destek açıklamaları almaya çalışmaktadır.
Bu çerçevede Pyongyang’ın verdiği destek sembolik görünse de Çin açısından önemlidir. Çünkü Pekin için mesele yalnızca Tayvan üzerinde egemenlik iddiası değil, aynı zamanda bu iddianın uluslararası meşruiyetidir. Çin’in son dönemde yürüttüğü diplomasi, askeri güç kadar diplomatik destek ağlarının da önemli olduğunu göstermektedir.
Bütün bu gelişmeler, uluslararası sistemin geleceğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı da gündeme getirmektedir. Son zamanlarda kaleme aldığım birçok yazıda savunduğum temel tezlerden biri, dünyanın artık ne tam anlamıyla tek kutuplu ne de klasik anlamda çok kutuplu olduğudur. Uzun yıllar boyunca dünya siyasetini açıklamak için kullanılan “tek kutupluluk” ve “çok kutupluluk” kavramları bugün yaşanan dönüşümü tam olarak açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Çünkü günümüzde devletler yalnızca askeri ittifaklar üzerinden hareket etmemektedir. Aynı ülke güvenlik alanında bir blokla, ekonomi alanında başka bir blokla, teknoloji alanında ise üçüncü bir aktörle iş birliği yapabilmektedir.
Bu nedenle günümüz dünyasını anlamak için “multiplexity” yani çok katmanlılık kavramı daha açıklayıcı görünmektedir. Çin’in Pyongyang ziyareti de tam olarak bu yeni gerçekliğin bir örneğidir. Ziyaret ne yeni bir Soğuk Savaş ilanıdır ne de eski ittifakların basit bir canlandırılmasıdır. Aksine farklı güç merkezlerinin aynı anda var olduğu, ilişkilerin katmanlı hâle geldiği yeni bir uluslararası düzenin işaretidir.
Türkiye açısından bakıldığında da bu gelişmeler dikkatle takip edilmelidir. Ankara son yıllarda Batı ittifakı içindeki yerini korurken aynı zamanda Asya ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Çin’in bölgesel ve küresel etkisinin artması, Türkiye gibi orta ölçekli güçler için hem fırsatlar hem de yeni stratejik hesaplamalar anlamına gelmektedir.
Sonuç olarak Xi Jinping’in Pyongyang ziyareti iki komşu ülke arasındaki dostluk gösterisinin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır. Bu ziyaret, Çin’in yalnızca yükselen bir ekonomik güç değil, aynı zamanda uluslararası düzenin geleceği üzerinde söz sahibi olmak isteyen bir aktör olduğunu göstermektedir. Benim açımdan ziyaretin asıl mesajı şudur: Pekin artık mevcut düzen içinde yer arayan bir ülke değil, yeni düzenin nasıl şekilleneceğine dair söz söylemek isteyen bir güçtür. Pyongyang’da verilen fotoğrafın arkasında yatan hikâye de tam olarak budur.