2018'de Donald Trump Çin'den ithal edilen ürünlere ilk büyük tarifeleri getirdiğinde, Washington ile Pekin arasındaki çatışmayı sadece “ticaret savaşı” olarak tanımlamak olayı anlamak açısından yeterliydi. İki tarafta birbirlerinin ürünlerine gümrük vergileri koyuyor, pazarlık masasında soya fasulyesinden otomobile kadar hangi ürünün ne kadar satın alınacağını tartışıyordu. Aradan geçen sekiz yılda tarifeler ortadan kalkmadı. Fakat savaşın cephesi ve muhteviyatı değişti.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ile Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng'in 20 Eylül'de New York'ta yaptığı görüşmenin gündemi bu değişimi göstermesi bakımından öğreticiydi. Masada yalnız tarifeler veya ticaret açığı yoktu. Yapay zekâ, nadir toprak elementleri, kritik mineraller ve tedarik zincirlerinin güvenliği de vardı.[1] Birkaç gün sonra Donald Trump ile Xi Jinping'in Washington'da yapacağı görüşmeye hazırlık niteliğindeki toplantı, ABD-Çin ekonomik rekabetinin geldiği noktayı adeta özetliyordu.

2018 de ortaya atılan “ticaret savaşı” kavramı artık yaşananları açıklamaya yetmiyor. Artık sorun kimin hangi ürünü daha ucuza sattığından çok, kimin hangi stratejik ekonomik düğümü kontrol ettiği meselesine dönüşüyor.

Washington'ın elindeki en önemli araçlardan biri uzun süredir ileri teknolojiye erişim. Yarı iletkenler, çip üretim ekipmanları ve yapay zekâ için gerekli ileri işlemciler üzerindeki ihracat kontrolleri bunun en açık örneği. Amerikan yaklaşımının arkasındaki düşünce ekonomik ve askerî güç açısından kritik teknolojilerde rakibin en ileri kapasitelere erişimini sınırlandırmak olarak formüle edilebilir.

Pekin'in elindeki araç ise farklı. Çin dünyanın en gelişmiş yarı iletkenlerini üretmekte hâlâ ABD ve müttefiklerinin oluşturduğu teknoloji ekosisteminin gerisinde olabilir. Buna karşılık modern sanayinin başka bir kritik noktasında son derece güçlü: nadir toprakların işlenmesi, rafinasyonu ve özellikle kalıcı mıknatıs üretimi.

Buradaki çok önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor. Nadir toprak rekabeti yalnız “toprağın altında kimde ne kadar maden var?” sorusundan ibaret değildir. Ekonomik güç çoğu zaman madene sahip olmaktan değil, onu ayrıştırabilme, rafine edebilme ve sanayinin kullanabileceği ürüne dönüştürebilme kapasitesinden ileri geliyor. Elektrikli araçlardan rüzgâr türbinlerine, robotlardan savunma sistemlerine kadar birçok sektörün ihtiyaç duyduğu kritik girdilerde Çin'in asıl avantajı burada ortaya çıkıyor.

Bu nedenle nadir topraklar Pekin açısından tarifeye benzeyen fakat tarifeden daha güçlü olabilecek bir araç haline geliyor. Tarife sadece bir ürünün fiyatını yükseltir. Kritik bir girdinin erişiminin sınırlandırılması ise bazen üretimin kendisini durdurabilir.

Çin'in Japonya'ya yönelik son uygulamaları bunun ne anlama gelebileceğini gösteriyor. Çin gümrük verilerine göre Japonya'ya nadir toprak kalıcı mıknatıs ihracatı ağustosta bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 17,1 düştü; temmuzdaki düşüş ise yüzde 52,2 olmuştu.

Nadir toprak bileşiklerinde, grafitte ve tungstende de belirgin gerilemeler görüldü.[1] Pekin uyguladığı ihracat kontrollerini ulusal güvenlik ve çift kullanımlı ürünlere ilişkin düzenlemeler çerçevesinde açıklıyor ve normal sivil ticaretin hedef alınmadığını savunuyor.

Tarih tekerrürden ibarettir

II. Dünya savaşı öncesinde ABD- Japonya gerilimi sürecinde (1940-1941) Washington, genişleyen Japon militarizmini durdurmak amacıyla Japonya'nın Amerikan yüksek teknolojisine, endüstriyel makinelerine ve en kritik olarak havacılık yakıtı ile petrolüne erişimini kademeli olarak kısıtladı ve ardından tamamen dondurmuştu. Japonya ise buna karşılık, dünyanın o dönemki en stratejik girdilerinden biri olan doğal kauçuğun ve kalayın ana üretim merkezi olan Güneydoğu Asya'yı (Hollanda Doğu Hint Adaları ve Malay yarımadasını) işgal ederek müttefiklerin hammadde kaynaklarına erişimini baltalama tehdidini gerçekleştirdi. Bugün ise Washington Çin'in teknolojiye erişimini, Pekin ise gerektiğinde dünyanın stratejik girdilere erişimini etkileyebilecek kapasitelere sahip.

Böyle bakıldığında iki ülke arasında ilginç bir simetri ortaya çıkıyor. ABD'nin gücü teknolojik darboğazlarda yoğunlaşıyor: ileri çipler, tasarım araçları, üretim ekipmanları ve bunları çevreleyen teknoloji ağları. Çin'in gücü ise giderek fiziksel üretim ağlarının darboğazlarında belirginleşiyor: kritik mineraller, rafinasyon, bataryalar, mıknatıslar ve geniş sanayi ekosistemleri.

Bir taraf diğerinin en ileri teknolojiyi üretmesini zorlaştırabilir. Diğer taraf ise o teknolojilerin içinde kullanılacağı otomobilin, robotun, enerji sisteminin veya elektronik cihazın üretilmesini zorlaştırabilir.

Bu nedenle önümüzdeki ABD-Çin mücadelesinin temel kavramlarından biri “karşılıklı bağımlılık” olacaktır. Küreselleşmenin önceki döneminde karşılıklı bağımlılık genellikle barışı destekleyen bir unsur olarak görülüyordu. Ülkeler birbirlerine ekonomik olarak bağlandıkça çatışmanın maliyetinin artacağı varsayılıyordu.

Bugün ise aynı bağımlılıklar farklı bir anlam kazanıyor. Bir ülkenin vazgeçemediği ürünü, teknolojiyi veya girdiyi kontrol ediyorsanız, bağımlılık aynı zamanda pazarlık gücü yaratıyor.

ABD'nin çip ihracat kontrolleri ile Çin'in kritik mineral kontrollerini aynı çerçevede okumak bu nedenle mümkün. İki uygulamanın hukuki yapısı, kapsamı ve gerekçeleri aynı değil. Fakat ikisinin arkasında benzer bir ekonomik güvenlik mantığı bulunuyor: tedarik zincirindeki üstün konumu stratejik avantaja dönüştürmek.

Washington da bunun farkında. ABD Ticaret Temsilciliği 2026 ticaret politikası gündeminde ekonomik güvenliği doğrudan ulusal güvenlikle ilişkilendiriyor ve kritik minerallerden yarı iletkenlere, ilaçlardan otomotive kadar stratejik tedarik zincirlerini yeniden ülke içine veya güvenilir ortaklara taşımayı hedeflemektedir. Kritik mineraller için müttefik ülkeler arasında yeni fiyat ve ticaret mekanizmaları oluşturulması üzerinde çalışılması da aynı arayışın parçasıdır.

Küçük bir paradoks

ABD Çin'e olan bağımlılığını azaltmaya çalışırken devletin ekonomideki rolünü artırıyor. Çin'in devlet destekli sanayi politikalarını uzun yıllar eleştiren Washington bugün kendi yarı iletken, kritik mineral ve stratejik üretim kapasitesini oluşturmak için giderek daha fazla sanayi politikası aracı kullanıyor.

Çin de farklı bir yönden aynı sonuca ulaşıyor. Pekin uzun yıllar küresel ticaret sisteminin kendisine sağladığı açık pazarlardan yararlandı. Bugün ise üretim zincirlerindeki hâkimiyetini ekonomik güvenliğinin parçası olarak görüyor ve kritik teknolojiler ile hammaddelerin hareketini daha yakından kontrol ediyor.

Sonuçta iki ülke birbirinden uzaklaşırken birbirine benzemeye başlıyor: ikisi de piyasayı artık yalnız verimlilik açısından değil, güvenlik açısından değerlendiriyor.

Bu dönüşümün küresel ekonomi açısından sonucu büyük olabilir. 1990'ların küreselleşmesinin temel sorusu “En ucuza nerede üretebiliriz?” idi. Yeni dönemin sorusu giderek “Üretimin durmaması için neyi kendi kontrolümüzde tutmalıyız?” haline geliyor.

Bu değişiklik yalnız ABD ile Çin'i ilgilendirmiyor. Avrupa'dan Japonya'ya, Hindistan'dan Türkiye'ye kadar sanayi politikalarının yeniden gündeme gelmesinin arkasında aynı kaygı var. Verimlilik hâlâ önemli, fakat artık yeterli değil. Dayanıklılık, teknolojik egemenlik ve tedarik güvenliği de ekonomik politikanın temel kriterleri arasına giriyor.

Bu nedenle 2018'de başlayan ABD-Çin ticaret savaşının bittiğini söylemek yanlış olur. Daha doğru ifade, onun biçim değiştirdiğidir. İlk aşamada silah tarifeydi. Sonra çipler geldi. Şimdi yapay zekâ, kritik mineraller, enerji, teknoloji ve tedarik zincirleri aynı mücadelenin parçaları haline geliyor.

Belki de önümüzdeki dönemde ülkelerin ekonomik gücünü yalnız ne kadar ürettikleri veya ne kadar ihracat yaptıklarıyla ölçmek de yeterli olmayacak. Daha önemli soru şu olabilir:

Dünya ekonomisinin vazgeçemeyeceği hangi düğümü kontrol ediyorsunuz?