ABD Başkanı’nın 9 yıllık bir aradan sonra 14-15 Mayıs’ta Pekin’de katıldığı zirve, son yılların rutin lider buluşmalarından çok farklıydı. Çünkü görüşmeler, küresel sistemin aynı anda , büyük güç rekabeti, enerji krizi ve tedarik zinciri kırılganlığı gibi üç ayrı baskı altında bulunduğu ve büyük bir jeopolitik kırılmanın içine sürüklendiği bir aşamada yapıldı.

Öncelikle , ABD-Çin rekabeti artık sadece ticaret savaşları ile sınırlı olmaktan çıkıp eknoloji, kritik mineraller, yarı iletkenler, yapay zekâ, deniz yolları, Tayvan ve küresel finans düzeni üzerinden yürüyen çok katmanlı bir güç mücadelesi haline geldi. Zirvede ticaret ve yatırım kurulları kurulması, Çin’in ABD tarım ürünleri alımını artırması ve kritik mineral tedarik zincirlerinin ele alınması bu nedenle önemliydi.

İkincisi, ziyaret İran savaşı ve Hürmüz kaynaklı küresel ekonomik baskı ortamında yapıldı. Bu, zirveyi yalnızca ikili bir ABD-Çin görüşmesi olmaktan çıkardı . Enerji güvenliği, deniz ticareti, enflasyon, Asya’nın enerji arzı ve küresel piyasa istikrarı bakımından sistemik bir görüşmeye dönüştürdü.

Diğer taraftan , Rusya-Ukrayna savaşı , Avrupa’nın ekonomik ve askerî kapasitesini tüketmeye devam ediyor . Ayrıca , Batı’nın Rusya’ya karşı uyguladığı baskı stratejisi de istenilen sonucu bugüne kadar üretemedi .

Eşzamanlı olarak , Hint-Pasifik’te Tayvan merkezli gerilim , potansiyel bir çatışma riski taşımaya devam ediyor . Çin Donanması ve Amerikan Pasifik kuvvetleri arasındaki rekabet de giderek daha tehlikeli hale geliyor .

Trump Pekin’e , bir yandan sürüncemede kalan İran savaşı ve Hürmüz krizinin çözümünde karşılaşılan başarısızlığın gölgesinde , diğer yandan da , ABD’nin , içinde Çin’in de payı olan 33 trilyon dolarlık cari açığın sıkıntısıyla gitti . Xi ise , zirveye bir çok açıdan güçlü bir pozisyonda katıldı .

İşte bu sıkıntılı ve belirsizliklerle dolu siyasi , askeri ve ekonomik atmosfer içinde yapılan Pekin Zirvesi , dünyanın , ABD merkezli tek kutuplu sistemden çıkıp ABD–Çin eksenli çift merkezli bir düzene mi geçmekte olduğu , daha da önemlisi , bu geçişin kontrollü mü , yoksa çatışmalı bir süreç sonunda mı gerçekleşeceği sorularına cevap aradı .

Bu nedenle , evet, bu zirveyi “yeni bir denge arayışı” olarak okumak mümkündür . Fakat bu dengenin eski tip bir yumuşama belirtisi olduğu söylenemez . Daha doğru ifade şu olur . ABD ve Çin birbirlerini yenemeyeceklerini, ama birbirinden kopmanın da küresel sistemi sarsacağını gördükleri için rekabeti yönetilebilir sınırlar içinde tutmaya çalışıyorlar.

Her ne kadar kamuoyunda İran, Tayvan ve diğer jeopolitik krizler öne çıksa da, Vaşington açısından zirve gündeminin merkezinde ticaret , ekonomi ve teknoloji savaşları vardı. Nitekim, Trump’ın Pekin’e yanında 17 dev Amerikan teknoloji şirketinin CEO’sunu götürmesi tesadüf değildi ve ABD’nin önceliğini yansıtıyordu .

Trump yönetimi , özellikle dört ana başlığa odaklandı: ticaret açığının azaltılması, Amerikan ihracatının artırılması, kritik tedarik zincirlerinin güvence altına alınması ve Çin’in teknoloji alanındaki yükselişinin sınırlandırılması.

İlk olarak, ticaret meselesi öne çıktı. ABD , Çin ile uzun süredir devam eden büyük dış ticaret açığını stratejik bir kırılganlık olarak görüyor. Bu nedenle Trump tarafı, Çin’in Amerikan tarım ürünleri, enerji ve sanayi malları alımını artırmasını istedi. Özellikle soya fasulyesi, LNG, uçak parçaları ve tarım ürünleri gibi sektörlerde yeni alım taahhütleri Washington açısından iç politikada da önemliydi. Çünkü Trump, Amerikan çiftçisine ve üreticisine “Çin pazarını yeniden açan lider” görüntüsü vermek istiyor.

İkinci önemli başlık, kritik mineraller ve teknoloji tedarik zincirleri oldu. Bugün elektrikli araç bataryalarından savunma sanayiine kadar birçok stratejik sektör Çin’in nadir toprak elementleri ve işleme kapasitesine bağımlı durumda. Vaşington bu bağımlılığı tamamen bitiremese de, en azından kriz dönemlerinde Çin’in bunu jeopolitik baskı aracı olarak kullanmasını sınırlamak istiyor. Bu nedenle taraflar arasında kritik mineraller ve tedarik güvenliği konusunda temas mekanizmaları kurulması dikkat çekti.

Üçüncü olarak, finansal ve yatırım ilişkilerinin tamamen kopmasının önüne geçilmesi hedeflendi. Çünkü ABD içinde Çin’e karşı çok sert bir stratejik yaklaşım olsa da, Amerikan şirketleri Çin pazarından tamamen çıkabilecek durumda değil. Apple’dan Tesla’ya, Wall Street fonlarından büyük tarım şirketlerine kadar birçok aktör, kontrollü bir ekonomik ilişkinin sürmesini istiyor. Zirve, tam da bu nedenle tam kopuş yerine, daha çok “risk azaltma” yaklaşımının ağır bastığını gösterdi.

Zirvede , konuya ilişkin olarak taraflar arasında , Boeing uçak satışı , tarım ürünleri ithalatı , LNG anlaşmaları , Finansal erişim , yarı iletken teknolojileri , Yapay zekâ kısıtlamaları ,nadir toprak elementleri , kritik mineraller , elektrikli araç tarifeleri ve Çin yatırımlarının ABD’ye erişimi konuları ele alındı . Ancak , beklenen anlaşmalar yapılamadı .

Bu zirve büyük bir ekonomik uzlaşma üretmedi. Gümrük tarifeleri, teknoloji kısıtlamaları, yarı iletken savaşları ve yapay zekâ rekabeti devam ediyor. ABD hâlâ Çin’in ileri teknoloji kapasitesini sınırlamaya çalışıyor . Çin ise bunu , ekonomik çevreleme politikası olarak görüyor.

Dolayısıyla , Trump’ın elde ettiği en önemli sonuç, belki de kapsamlı bir anlaşmadan çok, küresel piyasaları rahatlatan bir “kontrollü gerilim” atmosferi oluşturması oldu. Yani taraflar rekabeti bitirmedi , fakat dünya ekonomisini sarsacak ani bir ekonomik kopuşu da şimdilik ertelediler .

İran savaşı ve Hürmüz Boğazı merkezli enerji krizi, Trump–Xi görüşmesinin arka planındaki en kritik stratejik baskılardan biriydi. Çünkü bugün konu yalnızca İran’ın geleceği değil , küresel enerji akışının, deniz ticaretinin ve dünya ekonomisinin sürdürülebilirliği meselesi .

Hürmüz Boğazı , dünya enerji sisteminin ana damarlarından biri . Körfez’den çıkan petrol ve LNG akışının önemli bir bölümü bu hatta bağlı . Özellikle Çin, Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi Asya ekonomileri açısından Hürmüz hayati önem taşıyor . Çin açısından bakıldığında İran krizi, sadece diplomatik bir dosya değil . Doğrudan ekonomik büyüme, sanayi üretimi ve enerji güvenliği sorunu . Bu nedenle Pekin, bölgede uzun süreli bir savaşın ya da Hürmüz’de kalıcı bir istikrarsızlığın oluşmasını istemiyor .

Vaşington açısından ise , tablo daha karmaşık. ABD bir yandan İran üzerindeki baskıyı sürdürmek ve Tahran’ı nükleer silah programı ile ilgili stratejik tavizlere zorlamak istiyor . Diğer yandan da enerji fiyatlarının kontrolden çıkmasının , Amerikan ekonomisine ve küresel piyasalara vereceği zararın farkında. Petrol fiyatlarındaki sert yükseliş, enflasyonu tetikledi , bu da hem ABD’de hem Avrupa’da ekonomik ve siyasi baskıyı artırıyor .

Bu nedenle , Trump–Xi görüşmesinde , İran başlığı doğrudan ya da dolaylı biçimde enerji güvenliği ekseninde gündeme geldi. Burada dikkat çekici olan nokta , ABD ile Çin birçok konuda rakip olsa da, enerji arzının tamamen çökmesi ya da küresel ticaretin ağır darbe alması her iki tarafın da çıkarlarına aykırı . Bu nedenle , taraflar arasında örtülü bir “kriz yönetimi koordinasyonu” ihtiyacı ortaya çıkıyor.

Pekin Zirvesi’nin , krizin gidişatı açısından üç önemli sonuç doğurabileceği söylenebilir:

İlki , Çin’in İran üzerindeki etkisi daha görünür hale gelebilir . Pekin, Tahran’ın tamamen kontrolsüz bir tırmanmaya gitmesini engellemek için perde arkasında daha aktif rol oynayabilir. Çünkü Çin, İran’ın en önemli ekonomik nefes kanallarından biridir.

İkincisi, enerji koridorlarının çeşitlendirilmesi hızlanabilir. Hürmüz’e aşırı bağımlılığın yarattığı kırılganlık nedeniyle Orta Koridor, Kuşak ve Yol güzergâhları, Doğu Akdeniz, Orta Asya ve alternatif LNG taşımacılığı gibi projelerin stratejik değeri daha da artabilir .

Üçüncüsü, dünya ekonomisi yeni bir “kontrollü istikrarsızlık” dönemine girebilir. Yani , taraflar topyekûn küresel ekonomik çöküş istemiyor , fakat enerji fiyatlarının belirli ölçüde yüksek kaldığı, sigorta ve lojistik maliyetlerinin arttığı, jeopolitik risk priminin kalıcı hale geldiği yeni bir dönem başlayabilir .

Dolayısıyla Trump–Xi görüşmesini sadece iki süper güç liderinin buluşması olarak değil, aynı zamanda küresel enerji düzeninin çökmesini önlemeye yönelik bir sistem yönetimi teması olarak okumak gerekir. Çünkü bugün Washington ile Pekin arasında rekabet vardır , ama aynı zamanda dünya ekonomisinin tamamen dağılmasını önleme konusunda bir karşılıklı bağımlılık da vardır.

Yani , Pekin Zirvesi, İran savaşını ve Hürmüz krizini bitirmedi , fakat krizin tamamen kontrolden çıkmasını önlemeye dönük bir büyük güç koordinasyonunun işaretlerini verdi.

Tayvan meselesi , iki ülke arasında pimi çekilmiş bir el bombası gibi uzun süredir masada duruyor.

Dış politikada “barışçıl yükseliş” kavramını benimseyen Çin lideri Xi Jinping bu konuda , eskiden hiç görülmediği kadar sert ve kategorik bir dil kullandı .

Xi, Tayvan meselesini Çin-ABD ilişkilerindeki "en önemli mesele" ve kesinlikle aşılmaması gereken bir "kırmızı çizgi" olarak tanımladı. Meselenin yanlış yönetilmesi halinde iki ülke arasında doğrudan "çatışmalar" yaşanabileceği uyarısında bulundu.

Çin lideri , Tayvan'ın bağımsızlığı ile barış, ateşle su kadar uzlaşmazdır diyerek , adanın bağımsızlık girişimlerine Vaşington tarafından verilecek desteğin bölgesel barışı imkansız kılacağını vurguladı.

Xi ayrıca , iki ülke arasındaki dengenin korunması gerektiğine işaret ederek, “bu ilişkiyi asla mahvetmemeliyiz” ifadesini kullandı ve Washington’un adaya yönelik askeri destek ile silah satışlarının Pekin için bir temel güvenlik tehdidi olduğunu net bir şekilde hatırlattı.

Asıl dikkat çekici olan ise , Trump’ın buna doğrudan sert bir karşılık vermemesiydi. Xi’nin , Tayvan’a silah satışlarının devam edip etmeyeceği sorusunu da cevapsız bıraktı .

Bu sessizlik Pekin’de çok dikkatle analiz edildi.

Çin medyasında yapılan yorumlarda, Vaşington’un artık Tayvan konusunda daha temkinli davrandığı ve doğrudan askerî çatışmanın maliyetini daha ciddi değerlendirdiği görüşü öne çıktı.

Bu konudaki en kritik husus , ABD’nin Tayvan’a yönelik 1982 tarihli “Altı Güvence” politikasını sürdürüp sürdürmeyeceği .

Bilindiği üzere bu politika çerçevesinde Vaşington , Tayvan’a silah satışını tamamen sonlandırmayacağını, Pekin ile Taipei arasında arabulucu olmayacağını, Tayvan’ın egemenliği konusunda Pekin lehine baskı yapmayacağını ve Tayvan’la ilişkiler yasasını değiştirmeyeceğini taahhüt etmişti.

Ancak , Pekin Zirvesi sonrasında , ABD’nin bu stratejik yaklaşımı zamanla revize edip etmeyeceği sorusu daha yüksek sesle tartışılmaya başlandı .

Şimdilik Vaşington’un resmî pozisyonunda bir değişiklik olmamakla birlikte, Trump’ın Xi’nin sert Tayvan uyarısına doğrudan karşılık vermemesi, Çin tarafından önemli bir işaret olarak görüldü.

Eğer önümüzdeki dönemde ABD, Tayvan konusunda daha belirsiz, daha temkinli, askerî angajmandan kaçınan bir çizgiye kayarsa, bunun Hint-Pasifik dengeleri üzerinde sarsıcı etkileri olabilir.

Çünkü , Japonya, Güney Kore, Filipinler ve Avustralya gibi Amerikan müttefikleri için mesele yalnızca Tayvan değil . Asıl mesele , ABD’nin gerçekten güvenlik garantilerinin arkasında durup durmayacağı .

Eğer Vaşington’un Tayvan konusundaki kararlılığı sorgulanmaya başlanırsa, bu durumun , Amerikan caydırıcılığını, Pasifik ittifak sistemini ve II. Dünya Savaşı sonrası kurulan güvenlik mimarisini ciddi biçimde aşındırma riski doğar .

Çin açısından ise , bu durum büyük bir stratejik kazanım olur. Çünkü Pekin, Tayvan konusunda , askerî çatışmadan önce psikolojik ve diplomatik üstünlük elde etmeye çalışıyor.

Xi Jinping’in zirvede yaptığı en önemli stratejik vurgulardan biri “Tukidides Tuzağı” oldu.

Adını Antik Yunan tarihçisi Tukidides’ten alan bu kavram, yükselen güç ile mevcut hegemon arasındaki rekabetin savaşa dönüşme riskini anlatır . Uluslararası ilişkilerde hegemonya değişimlerini ve bu değişimlerin yarattığı küresel çatışma risklerini açıklamak için kullanılır .

Xi’nin Trump’a verdiği , Tukidides Tuzağına düşmeyelim mesajı , hem Çin’in yükselişine güçlü bir vurgu , hem de , bu yeni durumun , Çin ile mevcut hegemon ABD arasında bir savaşa yol açmaması uyarısıydı .

Çin’in klasik stratejik kültürünü yansıtan bu referans , Pekin’in zamana oynadığını gösteriyor .

Çin yönetimi, orta ve uzun vadede ekonomik ve teknolojik ağırlığın zaten Asya’ya kayacağına inanıyor.

Bu nedenle , Çin ABD ile büyük bir çatışma istememekle birlikte, geri çekilmeyeceğini de net biçimde ortaya koymaktan kaçınmıyor .

Pekin Zirvesinden genel bir uzlaşma havası yayılsa da , ABD ve Batı medyasının büyük bölümü , bu zirvede beklenen büyük ticari ve ekonomik anlaşmaların kotarılamadığına , teknoloji savaşlarının bitirilemediğine , İran ve Hürmüz konusunda ortak çözüm için mutabakat oluşturulamadığına ve Tayvan sorunun çözümüne ilişkin bir ilerleme sağlanamadığına dikkat çekerek , bu Zirveyi

Trump’ın Çin’den istediği hiç bir şeyi alamadığı bir görüşme olarak yorumladı. Amerikan tarafının Zirveden eli boş döndüğü ifade edildi .

Fakat , Çin tarafı Zirve sonuçlarını farklı yorumladı . Çin Komünist Partisi’nin resmi görüşünü yansıtan Çin medyası , bu konuda yayınladığı analizlerde , Çin’in artık baskı altında taviz veren bir ülke olmadığını , küresel ekonominin eşit merkezlerinden biri haline geldiğini , aldığı kararların ve zirvedeki tutumunun bu yeni konumunu yansıttığını belirtti .

Çinli yorumcular, Vaşington’un teknoloji ambargolarını sürdürmesine rağmen , Amerikan iş dünyasının Çin’den kopamadığını özellikle vurguladı .

Pekin basını ayrıca , Trump’ın Xi’ye yönelik sıcak ve övgü dolu ifadelerini , ABD’nin Çin’le uzun süreli çatışmanın ağır maliyetini kabul etmeye başlaması şeklinde yorumladı.

Çin medyasında dikkat çeken başka bir tespit , Çin’i ticari olarak baskı altına almaya çalışan ABD’nin , aslında Çin’e olan bağımlılığını azaltmakta başarısız olduğuydu . Esasen bu tespit , Pekin’in , ticari üstünlüğün artık Çin’e geçtiğini düşündüğüne işaret etti .

Öte yandan , bu zirve, dünyadaki güç psikolojisinin değiştiğini de açıkça gösterdi.

Trump , İran / Hürmüz krlzi başta olmak üzere kritik sorunlarla ilgili uzlaşma ve ekonomik rahatlama arayışı içindeydi. Xi Jinping ise , yükselen gücün soğukkanlı özgüvenini temsil etti.

Çin , bu zirvede ilk kez kendisini açık biçimde ABD ile eşit küresel merkez olarak sahaya koydu ve Vaşington da bunu fiilen kabul etmek zorunda kaldı. Resmen olmasa da , Trump’ın üslubu ve vücut dili bu gerçeğin zımni kabulünün işaretiydi . Hatta ABD medyası , Trump’ın bu zirvede gerçek bir devlet adamı gibi davrandığı yorumunu yaptı .

Buna karşılık , Pekin Zirvesi’nin yeni bir Yalta Anlaşması’na sahne olduğu söylenemez . İki güçlü devlet arasında henüz büyük coğrafi paylaşım tamamlanmadı. Ama , büyük pazarlığın başladığı görüldü.

Xi görüşmelerde , iki

ülke liderlerinin küresel sorumluluklarına dikkat çekerek , 2026 yılının ikili ilişkilerde tarihi bir dönüm noktası niteliğinde yeni bir başlangıç olmasını istediğini söyledi . İki büyük devletin rekabet yerine ortaklığı seçmesi ve önemli sorunları birlikte çözmesi gereğini vurguladı .

Bu iyi dileklere karşılık , önümüzdeki dönemde dünya büyük ihtimalle , tam kopuş olmayan, ama kapsamlı bir barış da üretmeyen, kıyasıya rekabetin sürdüğü, teknoloji savaşlarının derinleştiği, enerji koridorlarının jeopolitikleştiği, bölgesel krizlerin vekâlet savaşlarına dönüştüğü bir hibrit düzene doğru ilerleyecek.

Sonuç olarak , gündemde yer alan konularla ilgili kaydadeğer bir netice alınamasa da , Pekin Zirvesi 21. yüzyılın güç dağılımının nasıl şekilleneceğine ilişkin büyük stratejik pazarlığın ilk perdesi olarak tarihe geçecek . Eğer , Çin lideri Donald Trump’ın davetini kabul ederse , ikinci perde 24 Eylül’de Vaşington’da açılacak .