NATO’nun Ankara Zirvesi ve Milli İstihbarat Akademisi’nin Raporu Üzerine
Önümüzdeki hafta Ankara, NATO tarihinin en önemli zirvelerinden birine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Ancak zirve öncesinde yayımlanan bir belge, güvenlik gündeminin ötesinde Türkiye'nin dış politika yönelimine ilişkin daha derin bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Millî İstihbarat Akademisi tarafından yayımlanan Ankara Zirvesi, NATO 3.0 Tartışmaları ve Türkiye başlıklı rapor, son yıllarda sıkça dile getirilen bir soruyu yeniden gündeme taşıyor: Türkiye yeniden Atlantik eksenine mi dönüyor? Bu soru tesadüfi değil.
Son yıllarda Türkiye'nin dış politikasında dikkat çekici bir Asya vurgusu öne çıkmıştı. 2019 yılında ilan edilen Asya Yeniden Girişim politikası, Şanghay İşbirliği Örgütü ile kurulan ilişkiler, BRICS tartışmaları, Kuşak ve Yol Girişimi ile Orta Koridor arasında kurulmaya çalışılan bağlar ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği Çin ziyareti, Ankara'nın Batı merkezli dış politika anlayışını daha çok boyutlu hale getirmeye çalıştığını göstermişti.
Bu süreçte Devlet Bahçeli'nin Türkiye'nin Çin, Rusya ve İran ile daha yakın hareket etmesi gerektiğine ilişkin açıklamaları da dikkat çekmişti. Özellikle Batılı çevrelerde bu söylemler, Türkiye'nin jeopolitik yönelim değiştirdiğine dair yorumları beraberinde getirdi.
Tam da böyle bir atmosferde, NATO'nun Ankara'da gerçekleştireceği tarihi zirve öncesinde MİT Akademisi'nin kapsamlı bir NATO raporu yayımlaması doğal olarak farklı şekillerde okunuyor.
Acaba Ankara, son yıllardaki Asya açılımını sessiz biçimde geri mi çekiyor? Yoksa bu rapor, Türkiye'nin NATO içerisinde kendisine yeni bir rol biçmeye çalıştığının göstergesi mi? Rapora dikkatli bakıldığında ikinci yorumun daha güçlü olduğu görülüyor.
Çünkü metin, Türkiye'nin NATO üyeliğini savunurken klasik Atlantikçi söylemi tekrar etmiyor. Tam tersine, NATO'nun artık yalnızca askerî bir ittifak olmadığını, teknoloji, yapay zekâ, kritik altyapılar, tedarik zincirleri ve ekonomik dayanıklılık üzerinden yeniden şekillendiğini ileri sürüyor. Daha da önemlisi, raporda stratejik özerklik kavramı NATO'ya alternatif bir yol olarak değil, NATO'nun geleceğinin ayrılmaz bir unsuru olarak tanımlanıyor.
Bu vurgu oldukça önemli. Çünkü Türkiye'nin son on yılda geliştirmeye çalıştığı dış politika tam da bu eksende şekillendi. Ankara bir yandan NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip olmaya devam ediyor; Karadeniz'deki dengede merkezi rol oynuyor, ittifakın güney kanadının güvenliğine katkı sağlıyor.
Diğer yandan Çin ile ekonomik ilişkilerini artırıyor, Körfez sermayesini çekmeye çalışıyor, Orta Asya ile bağlantılarını güçlendiriyor ve Avrasya merkezli ekonomik ağlarda daha görünür olmaya çalışıyor. Dolayısıyla bugün Türkiye açısından temel mesele Batı ile Doğu arasında tercih yapmak değil, her iki sistemin kesişim alanında nasıl konumlanacağıdır. İncelediğim Milli İstihbarat Akademisi raporu aslında bunu söylüyor.
Metin boyunca Çin, Sovyetler Birliği benzeri doğrudan askerî bir tehdit olarak sunulmuyor. Çin daha çok teknoloji, üretim kapasitesi, veri güvenliği, yapay zekâ ve tedarik zincirleri üzerinden ortaya çıkan sistemsel bir meydan okuma olarak tanımlanıyor. Bu aslında günümüz dünyasında tehdit kelimesinin anlamının ve içeriğinin nasıl bir aşamaya evrildiğinin de önemli bir göstergesi. Öte yandan bu bakış açısı Türkiye açısından önemli sonuçlar doğuruyor. Çünkü Türkiye'nin Çin ile ilişkileri bugüne kadar ağırlıklı olarak ticaret, ulaştırma, altyapı ve yatırım ekseninde gelişti.
O zaman akla şu soru geliyor sorun tam olarak nedir? Anladığım kadarıyla sorun, Çin ile ilişki kurulması değil. Sorun, bu ilişkinin gelecekte hangi alanlara taşınacağıdır. Eğer mesele lojistik, sanayi, üretim ve yatırım iş birliği ise Ankara'nın NATO üyeliği ile Çin açılımı arasında yönetilebilir bir alan bulunduğu söylenebilir.
Ancak konu kritik teknolojilere, savunma altyapılarına, dijital ağlara ve yapay zekâ ekosistemlerine uzandığında, NATO içindeki tartışmaların sertleşmesi kaçınılmaz olacaktır. Ankara Zirvesi öncesinde yayımlanan raporun asıl amacının bu olduğu söylenebilir.
Bu amaç, Türkiye'nin son yıllarda geliştirdiği stratejik özerklik anlayışını NATO'ya rağmen değil, NATO içinde yeni bir iş bölümü üzerinden tanımlamaktır.
Bu nedenle raporun yayımlandığı zamanlama önemlidir. Rapor, Türkiye'nin Asya'dan uzaklaştığını ilan eden bir belge olmaktan çok, Türkiye'nin hem NATO üyesi hem de Asya ile ilişkilerini geliştiren bir orta güç olarak yeni bir rol üstlenmek istediğini anlatıyor.
Önümüzdeki hafta yapılacak zirve bu açıdan yalnızca NATO'nun geleceğini değil, Türkiye'nin kendisini nasıl tanımladığını da gösterecek. Ankara'nın önündeki soru artık "Batı mı, Asya mı?" değildir. Asıl soru şudur:
Türkiye, NATO'nun Çin'e karşı sınır karakolu mu olacak; yoksa NATO ile yükselen Asya arasında ekonomik, teknolojik ve diplomatik geçiş alanlarını yöneten yeni nesil bir stratejik merkez mi haline gelecek? Bu konuda optimistik bir bakış açısına sahip olduğumu söylemeliyim. MİT Akademisi'nin raporu bende daha çok, ikinci seçeneğin giderek daha fazla öne çıktığını düşündürüyor.