12 Ağustos tarihinde 97 yaşında hayatını kaybeden ve 1998’den 2003’e kadar Çin’in beşinci başbakanı olarak görev yapan Zhu Rongji, piyasa odaklı reformlarıyla Çin’in küresel bir ekonomik güç olarak yükselişinin temellerini atan pragmatik bir teknokrattı.

Zhu Rongji’nin ölümü yalnızca Çin’in eski başbakanlarından birinin hayatının sona ermesi anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Çin’in son kırk yıllık ekonomik dönüşümünün nasıl okunması gerektiğine ilişkin eski bir tartışmayı yeniden gündeme getiriyor.

Zhu, Çin’in reform döneminin en önemli isimlerinden biriydi. Şanghay belediye başkanlığından başbakanlığa uzanan siyasi kariyerinde enflasyonla mücadeleden vergi sisteminin yeniden yapılandırılmasına, devlet işletmelerinin reformundan bankacılık sistemine ve Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliğine kadar birçok kritik dönüşümde önemli rol oynadı.

The Wall Street Journal Zhu’nun ardından onun reformlarının devam etmesi halinde Çin’in bugün nasıl görünebileceğine yönelik bir analiz yayınladı. “Zhu Rongji, and What China Might Have Been”[1] başlıklı yazı ilk bakışta Zhu’nun mirasına ilişkin bir değerlendirme gibi görünmektedir. Fakat aslında Çin ekonomisinin son otuz yılına ilişkin çok daha büyük bir varsayımı içerisinde barındırmaktadır.

Bu varsayıma göre Deng Xiaoping döneminde başlayan ve Zhu Rongji döneminde hızlanan piyasa reformları Çin’i giderek daha liberal, piyasa merkezli ve Batı ekonomilerine benzeyen bir sisteme doğru götürüyordu. Xi Jinping döneminde devletin ekonomi üzerindeki etkisinin artması ise bu doğal gelişim çizgisinden bir sapmayı temsil etmektedir.

Eğer Zhu’nun reformları devam etseydi Çin bugün daha farklı bir ülke olabilirdi. Fakat burada daha temel bir soru sormak gerekir: Reform neden mutlaka devletin ekonomiden geri çekilmesi anlamına gelsin? Belki de Çin reformdan vazgeçmedi. Belki reformun anlamını değiştirdi.

Çin reformlarının başlangıç noktası

Çin’in ekonomik reformları 1978’den sonra Deng Xiaoping liderliğinde başladığında ülkenin temel problemi oldukça açıktı.

Mao döneminden miras kalan merkezi planlama sistemi üretim kararlarının önemli bölümünü devlet bürokrasisi üzerinden belirliyordu. Fiyatlar piyasa tarafından değil, büyük ölçüde idari mekanizmalar tarafından oluşturuluyor; tarımsal üretim kolektif sistem içerisinde gerçekleştiriliyor ve özel girişim son derece sınırlı bir alanda faaliyet gösterebiliyordu.

Deng dönemindeki reformların temel amacı bu yapının içerisine piyasa mekanizmalarını sokmaktı. Ancak Çin bunu Sovyetler Birliği’nin daha sonra yapacağı gibi mevcut sistemi bir anda ortadan kaldırarak gerçekleştirmedi.

Tarımda hanehalkı sorumluluk sistemi geliştirildi. Kolektif mülkiyet tamamen ortadan kaldırılmadan çiftçilere üretim kararlarında daha fazla hareket alanı sağlandı. Ardından kasaba ve köy işletmeleri ortaya çıktı. Bunlar ne klasik anlamda devlet işletmesi ne de tamamen özel şirketti.

Fiyat sisteminde ise ikili fiyat sistemi uygulandı. Bir ürünün belirli bölümü devlet tarafından belirlenen plan fiyatından teslim edilirken planın üzerinde gerçekleştirilen üretimin piyasa fiyatından satılmasına izin verildi.

Başka bir ifadeyle Çin ekonomisi bir sabah sosyalist planlama sistemi olarak uyuyup ertesi sabah piyasa ekonomisi olarak uyanmadı. İki sistem uzun süre yan yana çalıştı. Bu nedenle Çin reformlarının en belirgin özelliği ideolojik saflık değil, deneysel pragmatizm oldu. Deng’e atfedilen meşhur ifadeyle, kedinin siyah veya beyaz olması değil, fare yakalaması önemliydi.

Zhu Rongji’nin dönemi

1990’lara gelindiğinde Çin’in karşı karşıya olduğu problem değişmişti. Artık temel mesele piyasayı sisteme sokmak değildi. Piyasanın hızla büyüdüğü bir ekonomiyi daha düzenli ve sürdürülebilir hale getirmekti. Zhu Rongji tam bu noktada ortaya çıktı. 1993 yılında başbakan yardımcısı olarak ekonomi politikalarının merkezine yerleşti ve 1998-2003 yılları arasında başbakanlık yaptı.

Zhu’nun karşısında ciddi sorunlar vardı. Enflasyon yüksekti. Bankacılık sisteminde sorunlu krediler birikmişti. Devlet işletmelerinin önemli bölümü düşük verimlilikle çalışıyordu. Merkezi hükümetin mali kapasitesi zayıftı. Yerel yönetimler ekonomik sistem içerisinde giderek daha fazla güç kazanıyordu.

Zhu bu sorunlara oldukça sert reformlarla cevap verdi. 1994 vergi reformu merkezi hükümetin gelir toplama kapasitesini güçlendirdi. Bankacılık sistemi yeniden yapılandırıldı. Devlet işletmelerinin önemli bölümü kapatıldı, birleştirildi veya yeniden düzenlendi. Bu dönüşümün ciddi toplumsal maliyetleri oldu. Milyonlarca devlet işletmesi çalışanı işini kaybetti. Ancak aynı dönemde Çin özel sektörünün büyümesi hızlandı ve ülke dünya ekonomisiyle giderek daha fazla bütünleşti. Bu sürecin sembolik zirvesi 2001 yılında Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasıydı. Zhu Rongji böylece Çin’in ekonomik tarihinde piyasa mekanizmalarının güçlendiği ve ülkenin küresel ekonomiye açıldığı dönemin en önemli figürlerinden biri haline geldi.

Batı’nın Çin beklentisi

Fakat Çin’in WTO üyeliği Batı’da yalnızca ekonomik bir gelişme olarak görülmedi. Daha büyük bir beklenti vardı. Çin dünya ekonomisine entegre oldukça piyasa ekonomisinin kuralları ülkede daha fazla önem kazanacaktı. Özel sektör büyüyecekti. Devlet işletmelerinin ağırlığı azalacaktı. Orta sınıf genişleyecekti. Ve zaman içerisinde ekonomik liberalleşmenin siyasi ve kurumsal sonuçları ortaya çıkacaktı. Bu düşüncenin arkasında aslında oldukça doğrusal bir modernleşme anlayışı bulunuyordu. Bu anlayışa göre önce serbest piyasa oluşacak son ra orta sınıf oluşacak ve sonunda kurumsal liberalleşme gerçekleşecektir. Çin’in gelişiminin uzun vadede Batılı kapitalist ekonomilere benzemesi bekleniyordu.

The Wall Street Journal’ın Zhu’nun ölümünden sonra kullandığı “What China Might Have Been” ifadesi bu eski beklentinin izlerini taşımaktadır. Çünkü sorunun içerisinde örtük bir cevap bulunmaktadır: Çin reformlara devam etseydi devletin ekonomideki rolü giderek azalacaktı. Fakat Çin’in izlediği yol farklı oldu.

Xi Jinping döneminde ne değişti?

Xi Jinping 2012’de Çin Komünist Partisi’nin liderliğini devraldığında karşısındaki Çin, Deng’in 1978’de veya Zhu’nun 1990’larda karşılaştığı Çin değildi. Ülke artık dünyanın en büyük üretim merkezlerinden biriydi. Yüz milyonlarca insan yoksulluktan çıkmıştı. Çin dünyanın en büyük ihracatçısı haline gelmişti. Ancak ekonomik model yeni sorunlar üretmişti. Emlak sektörüne aşırı bağımlılık. Yerel yönetim borçları. Gelir eşitsizliği. Çevre sorunları. Finansal riskler. Teknolojik açıdan yabancı ülkelere bağımlılık. Ve belki de en önemlisi, ABD ile giderek artan stratejik rekabet. Bu nedenle Xi dönemindeki reformların öncelikleri de değişti. Deng döneminde temel soru piyasanın ekonomiye nasıl entegre edilebileceğiydi. Zhu döneminde ise soru piyasa ekonomisini nasıl daha etkin hale getirebiliriz şeklindeydi. Xi döneminde ise soru giderek şöyle şekillenmektedir. Piyasanın yarattığı ekonomik dinamizmi korurken devletin stratejik kapasitesini nasıl güçlendirebiliriz? Bu üç soru birbirinden oldukça farklıdır.

Devletin geri dönüşü mü?

Xi dönemindeki Çin ekonomisine ilişkin Batı medyasındaki analizlerinde sık kullanılan ifadelerden biri devletin geri dönüşüdür. Bu değerlendirmede gerçeklik payı bulunmaktadır. Çin Komünist Partisi’nin şirketler üzerindeki kurumsal etkisi artmıştır.

Devlet işletmeleri enerji, telekomünikasyon, finans, ulaştırma ve savunma gibi stratejik sektörlerde güçlü konumlarını korumaktadır. Alibaba ve diğer büyük teknoloji şirketlerine yönelik düzenlemeler devletin özel sermaye üzerindeki sınırlarını açık biçimde göstermiştir.

“Ortak refah” politikası aşırı servet birikimi ve gelir dağılımını yeniden siyasi gündeme taşımıştır. Sanayi politikası ise özellikle yarı iletkenler, elektrikli araçlar, bataryalar, yapay zekâ ve yeşil teknolojilerde çok daha görünür hale gelmiştir. Bütün bunlar Çin’in Zhu Rongji dönemindeki piyasa merkezli reformlardan uzaklaştığı düşüncesini güçlendirmektedir. Ancak meseleye başka bir açıdan da bakılabilir.

Reformun yönü değişmiş olabilir

Burada Çin reformlarının tarihine ilişkin önemli bir kavramsal sorun ortaya çıkmaktadır. Eğer reformu yalnızca piyasanın alanını genişletmek ve devletin alanını daraltmak şeklinde tanımlarsak Xi dönemini reformdan uzaklaşma olarak değerlendirmek mantıklıdır.

Fakat reformu ekonomik sistemin karşı karşıya olduğu yeni sorunlara cevap verecek biçimde kurumların yeniden düzenlenmesi olarak tanımlarsak farklı bir tablo ortaya çıkar. Çin bugün elektrikli araçlarda dünyanın en büyük üretim merkezidir. Batarya üretiminde olağanüstü bir kapasite oluşturmuştur. Güneş paneli üretiminde küresel ölçekte belirleyici konuma gelmiştir. Yüksek hızlı demiryolu ağı dünyanın en büyüğüdür. Yarı iletkenlerde Amerikan kısıtlamalarına rağmen yerli üretim kapasitesini artırmaya çalışmaktadır. Yapay zekâ giderek ulusal kalkınma stratejisinin parçası haline gelmektedir. Bu gelişmelerin hiçbirini yalnızca serbest piyasanın sonucu olarak açıklamak kolay değildir. Ama aynı şekilde bunları yalnızca merkezi planlamanın sonucu olarak açıklamak da mümkün değildir. BYD özel şirkettir. Huawei devlet işletmesi değildir. DeepSeek özel girişimdir.

Ancak bu şirketler devletin oluşturduğu altyapı, eğitim sistemi, finansman mekanizmaları, sanayi politikaları ve devasa iç pazar içerisinde gelişmektedir. Ortaya çıkan sistem ne Mao döneminin planlı ekonomisidir ne de Washington Uzlaşısı'nın öngördüğü liberal piyasa ekonomisi. Daha karmaşık bir yapı bulunmaktadır.

Devlet piyasayı ortadan kaldırmamakta; piyasanın yönünü ve sınırlarını stratejik hedeflerle ilişkilendirmeye çalışmaktadır.

Reform ile liberalleşme aynı şey midir?

Belki de Çin'i değerlendirirken yaptığımız temel hatalardan biri bu iki kavramı birbirine eşitlemektir. Reform ile liberalleşme aynı şey değildir. Liberalleşme devlet müdahalesinin azaltılması, fiyatların serbestleşmesi ve özel girişimin hareket alanının genişletilmesini ifade eder. Reform ise daha geniş bir kavramdır ve bir ekonomik sistemin kurumlarının, karşı karşıya olduğu yeni şartlara göre değiştirilmesini ifade eder.

Deng döneminde reform liberalleşmeyi gerektiriyordu çünkü Çin ekonomisinin temel problemi aşırı merkezi planlamaydı. Zhu döneminde reform piyasa kurumlarının güçlendirilmesini gerektiriyordu çünkü Çin dünya ekonomisine entegre olmaya hazırlanıyordu. Xi döneminde ise Pekin'in bakış açısından reform teknolojik bağımsızlığı, finansal istikrarı, enerji güvenliğini, sanayi kapasitesini ve devletin stratejik koordinasyon gücünü artırmayı gerektiriyor olabilir. Bu politikaların başarılı olup olmayacağı ayrı bir tartışmadır. Devletin ekonomide artan rolünün ciddi riskleri vardır. Kaynakların yanlış sektörlere yönlendirilmesi mümkündür. Sübvansiyonlar aşırı kapasite yaratabilir. Özel girişimcilerin yatırım isteği azalabilir. Siyasi müdahaleler inovasyonu sınırlayabilir. Emlak krizi ve zayıf iç tüketim de mevcut modelin önemli sorunlarıdır. Dolayısıyla Xi dönemindeki ekonomik yönelimi sorgulamak için güçlü nedenler bulunmaktadır. Ancak onu yalnızca “reformların sona ermesi” olarak tanımlamak Çin ekonomisinin geçirdiği dönüşümü açıklamak için yeterli olmayabilir.

Zhu'nun Çin'i ile Xi'nin Çin'i

Zhu Rongji'nin karşı karşıya olduğu Çin'in temel ihtiyacı dünya ekonomisine katılmaktı. Xi Jinping'in karşı karşıya olduğu Çin'in temel sorularından biri ise dünya ekonomisine ne ölçüde bağımlı kalması gerektiğidir. Bu fark küçümsenmemelidir. 1990'larda küreselleşme Çin açısından büyük ölçüde bir fırsattı. Bugün ise hem fırsat hem risk olarak görülmektedir.

Zhu döneminde Çin'in Amerikan teknolojisine erişimi ekonomik kalkınmayı hızlandıran bir avantajdı. Bugün aynı bağımlılık Pekin açısından ulusal güvenlik problemi olarak değerlendirilmektedir.

Zhu döneminde yabancı sermayenin Çin'e gelmesi modernleşmenin önemli araçlarından biriydi. Bugün Çin aynı zamanda dünyanın en büyük dış yatırım kaynaklarından biridir. Dolayısıyla iki dönemin ekonomik politikalarını aynı ölçütlerle değerlendirmek tarihsel bağlamdaki değişimi gözden kaçırabilir.

Çin'in olabileceği şey

The Wall Street Journal'ın başlığı yine de önemli bir soru sormaktadır. Çin başka türlü olabilir miydi? Elbette olabilirdi. Tarih kaçınılmaz değildir. Çin özel sektörün daha geniş hareket alanına sahip olduğu, devlet işletmelerinin daha küçük rol oynadığı ve Batı ekonomileriyle daha derin entegrasyonun devam ettiği başka bir yol izleyebilirdi.

Böyle bir Çin'in daha zengin, daha yenilikçi veya daha istikrarlı olup olmayacağını kesin olarak bilemeyiz.Fakat başka bir soruyu da sormamız gerekir. Neden Çin'in reformlarının doğal son noktasının Batılı bir piyasa ekonomisi olması gerektiğini varsayıyoruz?

Belki de Çin'in son kırk yıllık deneyiminin asıl önemi burada yatmaktadır. Çin reformları hiçbir zaman tek bir ekonomik modele ulaşmak için tasarlanmış doğrusal bir süreç olmadı. Her dönem kendi problemini çözmeye çalıştı. Deng, merkezi planlamanın katılığını kırdı.

Zhu, ortaya çıkan piyasa ekonomisinin kurumlarını güçlendirdi ve Çin'i dünya ekonomisine bağladı. Xi ise bu entegrasyonun yarattığı bağımlılıkları azaltmaya ve devletin teknolojik ve stratejik kapasitesini yeniden güçlendirmeye çalışıyor. Bu son aşamanın başarılı olup olmayacağını henüz bilmiyoruz.

Belki Xi dönemindeki devlet ağırlığı Çin ekonomisinin dinamizmini azaltacak ve gelecekte yeniden daha piyasa merkezli reformları zorunlu hale getirecektir. Belki de Çin devlet ile piyasa arasında Batı'daki kategorilerle tam olarak açıklanamayan yeni bir denge oluşturacaktır.

Bu nedenle Zhu Rongji'nin ölümünün ardından sorulması gereken soru yalnızca “Çin ne olabilirdi?” değildir. Daha ilginç soru şudur: Çin reformdan gerçekten vaz mı geçti, yoksa kırk yıl önce başlayan reform sürecinin ne anlama geldiğini bir kez daha mı değiştiriyor?

Çin'in ekonomik geleceğini anlamak için bu iki ihtimal arasındaki fark giderek daha önemli hale gelecektir.


[1] https://www.wsj.com/opinion/zhu-rongji-china-reform-economy-93b0a8f1