2026 yılı, Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkilerin tesis edilmesinin 55. yıldönümüne işaret ediyor. Bu yıl dönümü yalnızca iki ülke arasında diplomatik temasların başlamasını hatırlatan sembolik bir tarih değil. Aynı zamanda Türkiye–Çin ilişkilerinin bugünkü karmaşık doğasını yeniden düşünmek için önemli bir fırsat.
İlişki ağlarının gittikçe karmaşıklaştığı ve muğlaklaştığı günümüzde bu hikâyeyi anlamak için alışılmış jeopolitik kavramların ötesine geçmek gerekiyor. Belki de iki ülke arasındaki ilişkilerin doğasını en iyi anlatabilecek metaforlardan biri, eserlerinde çok daha fazla boyutu olan ilişkileri 2 boyutta gösterebilmesi ve imkânsız grafikleri ortaya çıkarması ile ünlü Hollandalı sanatçı M. C. Escher’e ait olan Encounter adlı eserdir. 1944 yılında çizdiği bu eser iki ülke arasındaki ilişkinin doğasını, karmaşasını ve en önemlisi vazgeçilemez oluşunu göstermesi açısından oldukça ilgi çekicidir.
Escher’in bu eserinde ilk bakışta iki insan figürü görülür. Bu figürlerin biri açık, diğeri koyu tonlardadır. Figürler farklı yönlerden merkeze doğru yürürler ve karşı karşıya gelirler. Ancak eserin asıl anlamı yalnızca bu karşılaşma anında değildir. Daha dikkatli bakıldığında, bu iki figürün aynı geometrik zeminden doğduğu görülür. Başlangıçta soyut desenler gibi görünen şekiller, merkeze yaklaştıkça insan figürlerine dönüşür. Karşılaşma tamamlandığında ise figürler yeniden aynı desenin parçası haline gelir.
Bu nedenle Encounter, yalnızca iki ayrı varlığın karşılaşmasını değil, farklılık ile ortak zemin arasındaki karmaşık ilişkiyi anlatır. Figürler birbirine zıttır ama birbirinden bağımsız değildir. Ayrıdırlar ama aynı düzlemin ürünüdürler. Karşı karşıyadırlar ama aynı bütünün içinde yer alırlar.
Türkiye ile Çin’in 55 yıllık ilişkisi de tam olarak böyle okunabilir. 1971 yılında diplomatik ilişkilerin kurulmasıyla başlayan süreç, uzun yıllar boyunca sınırlı ve temkinli ilerledi. Soğuk Savaş’ın jeopolitik dengeleri, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumu ve Çin’in kendi iç dönüşüm süreci, iki ülkenin birbirini daha çok uzaktan izlemesine neden oldu. Bu dönem, Escher’in eserindeki soyut desenlere benzetilebilir: ilişkiler vardı, fakat henüz belirgin bir iş birliğine dönüşmemişti.
1990’lardan itibaren bu desen hareketlenmeye başladı. Küreselleşme, Çin’in üretim merkezi olarak yükselişi ve Türkiye’nin dış ticaret ufkunun genişlemesi, iki ülke arasındaki ekonomik temasları artırdı. 2000’li yıllarda ticaret hacmindeki büyüme, Türkiye ile Çin’i birbirlerinin gündeminde daha görünür hale getirdi.
2013 sonrasında Kuşak ve Yol Girişimi ile birlikte ilişki yeni bir evreye taşındı. Türkiye’nin Orta Koridor vizyonu, Çin’in Avrasya bağlantıları açısından önem kazandı. Çin ise Türkiye için yalnızca uzak bir Asya ülkesi olmaktan çıktı; üretim, teknoloji, altyapı, enerji ve finansman alanlarında dikkate alınması gereken merkezi bir aktöre dönüştü.
Escher’in desenlerinin insan figürlerine dönüşmesi gibi, Türkiye ve Çin de zamanla birbirlerinin stratejik tahayyülünde daha belirgin aktörler haline geldi.
Ancak bu yakınlaşma, sorunsuz bir uyum anlamına gelmedi. Türkiye–Çin ilişkileri bugün hem iş birliği hem de gerilim üreten bir yapıya sahiptir. Ekonomik alanda ticaret hacmi büyürken, Türkiye açısından ciddi bir ticaret açığı sorunu ortaya çıkmaktadır. Çin’den ithalat, Türkiye’nin sanayi üretimi ve tüketim piyasaları için önemli hale gelirken, ihracatın aynı ölçüde gelişmemesi ilişkide asimetrik bir yapı yaratmaktadır.
Güvenlik ve teknoloji alanında da benzer bir ikili durum vardır. Türkiye, NATO üyesi bir ülke olarak Batı güvenlik mimarisinin parçasıdır. Çin ise küresel teknoloji rekabetinin merkezindeki aktörlerden biridir. 5G, yapay zekâ, dijital altyapılar, elektrikli araçlar ve yenilenebilir enerji gibi alanlarda Çin ile iş birliği fırsatları artarken, Batı dünyasının Çin’e yönelik güvenlik kaygıları Türkiye’nin hareket alanını daraltmaktadır.
İki ülke arasındaki önemli çatışma konularından biri olan Uygur meselesi zaman zaman iki ülke ilişkilerinde dalgalanmalara neden olmuş, çoğu zaman bu konudaki eksik ve yanlış bilgiler kamuoylarının algıları üzerinde etkili olmuştur. Bununla birlikte diplomatik tecrübe göstermektedir ki, taraflar çoğu zaman bu başlıkları ilişkilerin tamamını belirleyen unsur haline getirmekten kaçınmış ve iş birliği alanlarını korumaya çalışmıştır. İki ülke arasında yaygın yanlış algı ve yönlendirmeler de uzun yıllar toplumların birbirlerine mesafeli durmasına neden olmuştur. Türk kamuoyunun Vargay gemisi konusundaki yaşadığı hayal kırıklığı buna karşılık Çin kamuoyunun son dakikada Türkiye tarafından iptal edilen füze antlaşmasındaki hayal kırıklığı gibi süreç içerisinde yaşanan olaylar ülkeler arasındaki gerilim noktalarından bazılarıdır.
Tam da bu noktada Escher’in Encounter eserindeki merkezî karşılaşma sahnesi önem kazanır. Eserde iki figür birbirine saldırmaz. Birbirini yok etmeye çalışmaz. Fakat birbirinin varlığını kabul etmek zorundadır. Türkiye ile Çin de bugün böyle bir karşılaşma anındadır. İki ülke arasında her konuda tam bir uyum olmadığı gibi tamamen bir kopuş ve ayrılık da söz konusu değildir. İlişki, karşılıklı bağımlılık ile stratejik ihtiyatın aynı anda var olduğu karmaşık bir zeminde ilerlemektedir.
Her şeyden önce iki ülke bir dönem Batılı güçlerin “hasta adamı” olma kaderini birlikte yaşamış olmanın verdiği acıyla “birbirinin halini anlayan” iki ülkedir. Bu birbirinin benzeri kader iki ülke arasındaki somut olmayan ilişki bağının en önemlisidir.
Çin açısından Türkiye, Avrupa pazarlarına erişim sağlayan stratejik bir geçiş noktasıdır. Aynı zamanda Orta Asya, Kafkasya, Karadeniz ve Doğu Akdeniz hattında jeoekonomik değeri yüksek bir ülkedir. Türkiye’nin lojistik kapasitesi, bölgesel diplomatik tecrübesi ve çok yönlü dış politika arayışı, Çin açısından önemli fırsatlar sunmaktadır.
Türkiye açısından ise Çin, yalnızca büyük bir ithalat kaynağı değildir. Küresel üretim zincirlerinin, yeşil dönüşümün, dijital teknolojilerin ve altyapı finansmanının başlıca merkezlerinden biridir. Türkiye’nin Asya ile daha derin ekonomik bağlar kurma hedefi düşünüldüğünde, Çin ile ilişkiler stratejik bir seçenek olmaktan çok, yönetilmesi gereken bir zorunluluk haline gelmektedir.
Bu nedenle Türkiye–Çin ilişkileri ne romantik bir ortaklık anlatısıyla açıklanabilir ne de kaçınılmaz bir rekabet hikâyesine indirgenebilir. Bu ilişki, çıkarların, değerlerin, güvenlik kaygılarının ve ekonomik zorunlulukların iç içe geçtiği bir karşılaşmadır.
Escher’in eserindeki figürler gibi Türkiye ve Çin de farklı yönlerden gelir. Farklı tarihsel tecrübelere, farklı siyasal yapılara ve farklı stratejik önceliklere sahiptirler. Ancak aynı dönüşen dünya düzeninin içinde hareket ederler. Aynı küresel desenin parçalarıdırlar.
55. yıl dönümünde Türkiye açısından temel mesele, Çin ile ilişkileri ne aşırı iyimser bir beklentiyle ne de gereksiz bir korkuyla ele almaktır. Asıl ihtiyaç, daha dengeli, daha kurumsal ve daha stratejik bir ilişki biçimi geliştirmektir. Ticaret açığının azaltılması, Çin yatırımlarının üretim ve teknoloji transferi odaklı hale getirilmesi, akademik ve kültürel temasların artırılması, Orta Koridor ile Kuşak ve Yol arasında gerçekçi bir uyum zemini kurulması bu açıdan önemlidir.
Türkiye–Çin ilişkilerinin geleceğini belirleyecek soru, bu karşılaşmanın yaşanıp yaşanmayacağı değildir. O karşılaşma zaten gerçekleşmiştir. Asıl soru, Türkiye’nin bu karşılaşmayı nasıl yöneteceğidir.
Escher’in Encounter eserindeki gibi, Türkiye ve Çin aynı desenin iki ayrı figürü olarak birbirlerine yaklaşmakta, zaman zaman gerilmekte, fakat aynı küresel düzlem içinde kalmaya devam etmektedir. 55 yıllık ilişkinin en önemli dersi de burada yatmaktadır: Karşılaşmadan kaçmak mümkün değildir; önemli olan bu karşılaşmayı akılcı, dengeli ve özgüvenli bir stratejiyle yönetebilmektir.
