Bir otomobil fabrikasının akıbeti, bazen bir ülkenin dünyayı nasıl gördüğünü ortaya çıkarabiliyor. Çinli otomotiv devi BYD’nin Manisa’da kurmayı planladığı fabrikanın askıya alınması etrafında yaşanan tartışmalar, aslında Türkiye’nin Çin ile ilişkilerine nasıl baktığına dair önemli ipuçları vermektedir.

Sosyal medyadaki yorumlara bakıldığında dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır. Çin yatırımlarının Türkiye için bir fırsat olduğunu söyleyenler, zaman zaman “Çin hayranı” olmakla veya Çin’in söylemini taşımakla suçlanmaktadır. Buna karşılık Çin’in ticaret politikalarını, yatırım vaatlerini veya stratejik hedeflerini eleştirenler de “Amerikan bakış açısını savunmakla” veya Batı’nın çıkarlarına hizmet etmekle itham ediliyor.

Böyle bir tartışma biçimi, aslında konunun kendisini görünmez hale getirmektedir. Çünkü tartışma, “söylenen doğru mu?” sorusundan ziyade soruyu soranın politik kimliğine odaklanıp bir sonuca varmaya çalışır.

Futbolda dünya kupası maçlarının başladığı ve ülke taraftarlarının milliyetçilik duygularının kabardığı bu günlerde aklımızdan çıkarmamız gereken en önemli gerçek şudur; uluslararası ilişkiler bir futbol müsabakası değildir. Devletler taraftarlık yapılacak takımlar değil, çıkarları ve stratejileri olan aktörlerdir. Bir ülkenin ekonomik başarısını takdir etmek o ülkenin bütün politikalarını onaylamak anlamına gelmediği gibi, bir ülkenin uygulamalarını eleştirmek de otomatik olarak karşı kampın sözcüsü olmak anlamına gelmez.

Tam da bu nedenle Türkiye’nin Çin ile ilişkilerini ideolojik gözlüklerle ve taraftarlık anlayışıyla değil, stratejik akıl çerçevesinde değerlendirmesi gerekmektedir.

Çin bugün dünyanın en büyük üretim merkezlerinden biri, küresel ticaretin en önemli aktörlerinden ve yapay zekâdan elektrikli araçlara kadar birçok alanda ciddi teknolojik kapasite geliştirmiş bir ülkedir. Türkiye’nin bu ekonomik güçle daha fazla ticaret yapmak, yatırım çekmek ve teknolojik iş birlikleri geliştirmek istemesi son derece doğaldır.

Ancak bu gerçek, Türkiye ile Çin arasındaki yapısal sorunların göz ardı edilmesini gerektirmez. İki ülke arasındaki dış ticaret dengesizliği bunun en önemli örneğidir. Türkiye uzun yıllardır Çin karşısında ciddi dış ticaret açıkları vermektedir. Ne var ki kamuoyundaki tartışmalar çoğu zaman bu açığın neden ortaya çıktığı ve nasıl azaltılabileceği üzerine yoğunlaşmamaktadır. Sorun daha çok hayal kırıklığı, kızgınlık ve çaresizlik duyguları ile dile getirilmektedir.

Ancak sorunun kaynağına inmek, bu sorunun nelerden kaynaklandığını ortaya çıkarmak ve çözüm önerilerini sıralamak hiçbir şekilde dile getirilmemektedir. Türkiye Çin’e neden daha fazla yüksek katma değerli ürün satamamaktadır? Çin pazarındaki teknik standartlar, dağıtım ağları ve rekabet koşulları Türk şirketleri açısından ne gibi zorluklar yaratmaktadır? Çin’e ihracat yapmak konusunda karşılaşılan lojistik sorunlar, gümrük vergileri ve diğer idari problemler nelerdir ve bunlar nasıl çözülebilir? Türkiye’nin sanayi yapısı, Çin ile rekabet etmek yerine Çin’in küresel değer zincirlerine nasıl daha avantajlı bir biçimde entegre olabilir?

Bu soruların cevapları, sosyal medya tartışmalarındaki sloganlarda değil; sanayi politikalarında, teknoloji yatırımlarında, eğitim reformlarında ve uzun vadeli ekonomik planlamada yatmaktadır.

Aynı şekilde BYD meselesi de yalnızca “Çin güvenilir mi, değil mi?” ikilemi üzerinden okunduğu zaman taraftarlık ve ideolojik körlük engellerine takılır. Uluslararası yatırım kararları diplomatik, duygusal ve ideolojik ilişkilerle şekillenmez. Pazar erişimi, lojistik avantajlar, iş gücü niteliği, hukuk sistemi, teşvikler, bölgesel rekabet ve şirketlerin küresel stratejileri bu kararları belirleyen temel unsurlardır.

Bununla birlikte, Türkiye ile Çin ilişkilerinin geçmişinde karşılıklı güven sorunları yaratan bazı olayların bulunduğu da unutulmamalıdır. Varyag gemisinin Türk Boğazlarından geçiş sürecinde yaşanan kriz veya Çin hava savunma sistemi ihalesinin son dakikada ABD ve NATO baskısı ile iptal edilmesi gibi olaylar, Çin tarafında Türkiye’nin uzun vadeli stratejik tercihleri konusunda soru işaretleri yaratmıştır. Benzer şekilde Varyag gemisinin geçişi sonrasında Çin tarafından verilen sözlerin tutulmaması, kuşak ve yol girişiminde Çin yatırımlarının oldukça düşük düzeyde seyretmesi -ki Türkiye de yapılan bazı lojistik yatırımlar bu girişim ile ilişkilendirilmektedir- ve bazı Çin yatırımlarının beklenen ölçüde gerçekleşmemesi iki ülke kamuoyunda zaman zaman güven tartışmalarına neden olmaktadır.

Aslında bu durum, günümüz uluslararası sisteminin değişen doğasını anlamak açısından önemli bir örnektir. Artık dünya sadece iki karşıt bloktan oluşmamaktadır. Aynı devlet, güvenlik alanında bir aktörle ittifak içinde olabilirken; ticaret, teknoloji veya yatırım alanlarında başka aktörlerle yakın iş birlikleri geliştirebilmektedir.

Bu nedenle 21. yüzyılın temel sorusu “Doğu mu, Batı mı?” değildir. Asıl soru, farklı güç merkezlerinin aynı anda var olduğu çok katmanlı bir dünyada ülkelerin kendi ulusal çıkarlarını en iyi nasıl koruyacağıdır.

Türkiye açısından Çin tartışmasının da bu olgunluk seviyesine ulaşması gerekmektedir. Çin’i koşulsuz bir fırsat veya koşulsuz bir tehdit olarak görmek, Türkiye’nin önündeki gerçek meseleleri çözmeye yardımcı olmaz.

BYD tartışmasının belki de en önemli katkısı şudur. Türkiye, yükselen Asya ile ilişkilerini duygusal refleksler ve jeopolitik taraftarlık üzerinden mi kuracak, yoksa kendi kalkınma hedefleri doğrultusunda soğukkanlı ve stratejik bir bakış açısıyla mı yönetecektir? Gerçek tartışma tam da burada başlamaktadır.

Bir sonraki yazıda olayın Çin tarafından bahsedeceğiz.