Büyükelçi (E) Ersin Erçin

Uluslararası ilişkilerde bazı anlaşmalar imzalandıkları gün dünyayı değiştirmezler,
fakat dünyanın hangi yöne doğru değiştiğini haber verirler. Türkiye, Suudi Arabistan
ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na da bence
böyle bakılması gerekir.

Anlaşma’nın en dikkat çekici tarafı, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı
saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması anlayışıdır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan
bu düzenlemenin , kolektif savunma mantığı bakımından NATO Antlaşması’nın 5.
maddesiyle teknik olarak aynı olduğunu ifade ediyor .
Ancak , bu noktadan hareketle Mekke’de yeni bir askeri ittifak kurulduğu sonucuna
varmak yanıltıcı olur . NATO’nun arkasında yetmiş yılı aşan kurumsal hafıza, entegre
askerî komuta sistemi, müşterek savunma planları, önceden belirlenmiş kuvvet
yapıları ve dünyanın en büyük askerî kapasitesi bulunuyor. Mekke Anlaşması ise
henüz doğuyor .

Buna karşılık , anlaşmayı sıradan bir savunma işbirliği belgesi olarak görmek de
mümkün değil. Çünkü , açıklanan kurumsal yapı, üç ülkede de , basit bir siyasi
metnin ötesine geçme iradesi bulunduğunu gösteriyor. Teşkili öngörülen yapıya göre ,
Dışişleri ve Savunma Bakanları ile Genelkurmay Başkanlarının yer alacağı siyasi ve
askerî mekanizmalar oluşturulacak. Liderlerin ortaya koyduğu stratejik yönelim bu
kurullarda somut kararlara . dönüştürülecek. Bu kararların uygulanmasını sağlayacak
daimî bir sekretarya kurulacak ve merkezi Suudi Arabistan’da bulunacak. Ortak
askerî tatbikatlar ve eğitim faaliyetleri gerçekleştirilecek.

Başka bir ifadeyle , Mekke’de yalnızca , gerektiğinde birbirimizi savunuruz sözü
verilmedi . Bu taahhütü zaman içerisinde işler hale getirebilecek bir kurumsal
çerçevenin temelleri de atıldı.
Esasen anlaşmanın önemini artıran yeni unsur da buydu .

Ayrıca , sistemin nasıl işleyeceğine ilişkin olarak medyaya servis edilen bilgiler,
önemli bir başka noktayı da açıklığa kavuşturuyor. Yardım mekanizmasının , her
krizde otomatik olarak asker gönderilmesi şeklinde işlemesi öngörülmüyor. Öncelikle ,
saldırıya uğrayan ülkenin çağrıda bulunması ve ne tür yardıma ihtiyaç duyduğunu
tanımlaması gerekecek. Bu ihtiyaç , istihbarat paylaşımı , lojistik destek ya da
mühimmat tedariki olabilir . Hatta , mevcut tehdidin büyüklüğüne göre , daha ileri
aşamalarda askerî birlik talebine kadar uzanabilir.

Bu, önemli bir güvenlik supabıdır. Çünkü kolektif savunma taahhüdü verirken
tarafların her krizde otomatik biçimde savaşa sürüklenmesini önleyen siyasi karar
alanını koruyor. Ayrıca , anlaşmada şimdilik adı konulmuş ortak bir düşman veya
yazılı bir ortak tehdit tanımı bulunmuyor. Türkiye’nin bu paktla ilgili resmî yaklaşımı da
“Bize saldırmayan hiçbir ülke hedefimizde değildir” şeklinde açıklandı .

Sonuçta , Anlaşma’nın savunmacı niteliğinin korunması, hem güvenilirliği hem de
Türkiye’nin diplomatik hareket alanı bakımından önem taşıyor . İran’ın, İsrail’in,
Hindistan’ın veya başka bir ülkenin peşinen “Mekke İttifakı’nın hedefi ” olarak
tanımlanması doğru olmaz .

Fakat ,bütün bunlardan daha çarpıcı olan, tarihte ilk defa Türkiye’nin askerî
kapasitesi ve gelişmiş savunma sanayii, Suudi Arabistan’ın mali gücü ve Pakistan’ın
büyük ordusu ile nükleer güç statüsünün ortak savunma kavramı etrafında aynı
stratejik çerçevede buluşmasıdır.

Mekke Anlaşması’nı ortaya çıkaran şartlar aslında uzun süredir oluşuyordu. Soğuk
Savaş sonrasında yaklaşık otuz yıl devam eden Amerikan merkezli dünya düzeni
giderek aşındı . ABD hâlâ dünyanın en büyük askerî gücü, fakat artık her bölgenin
güvenlik yükünü aynı ölçüde ve ucu açık şekilde taşımak istemiyor. Avrupa’dan kendi
savunmasına daha fazla kaynak ayırmasını talep ediyor, Ortadoğu’daki askerî
angajmanını mümkün olduğunca azaltmaya çalışıyor ve stratejik dikkatini giderek Çin
ile Hint-Pasifik’e yöneltiyor.

Büyük güçlerin bıraktığı her boşluk gibi bu boşluk da dolduruluyor. Bölgesel devletler
ise , artık güvenliklerini yalnızca Vaşington, Moskova veya başka bir büyük gücün
garantisine teslim etmek istemiyor. Kendi aralarında yeni ilişkiler, yeni ortaklıklar ve
gerektiğinde yeni güvenlik mekanizmaları oluşturuyorlar.Mekke Anlaşması bu
değişimin çarpıcı örneklerinden biri.

Diğer taraftan, Mekke Anlaşması’nı , “İslam NATO’su” olarak nitelendirmek yanıltıcı ,
“Sünni bloklaşması” olarak tanımlamak ise mezhepçi bir iddia olur . İlk iddia , henüz
oluşmamış , tamamen farklı nitelikteki bir askerî kurumsallaşmayı varmış gibi kabul
ediyor . İkincisi ise , jeopolitik bir güvenlik arayışına mezhepsel bir kimlik yüklüyor.
İmzalanan Anlaşma’da , ortak bir din veya mezhebin düşmanları tanımlanmıyor ,
ortak bir tehdit tespit edilmiyor . Dolayısıyla , bugün ortaya çıkan yapı bir “Sünni
cephesi”nden çok, bölgesel güçlerin kendi güvenliklerinin sorumluluğunu daha fazla
üstlenmeye başladıkları yeni çok kutuplu düzenin ürünü. Kaldı ki , bu paktın İran’ın
katılımına da açık olması , bu iddiayı tamamen çürütüyor . Bu üçlü savunma

paktının gelecekte neye dönüşeceğini ise adı değil , kimlerin katılacağı , kimi tehdit
olarak göreceği ve kriz anında nasıl davranacağı belirleyecek.

Bu Anlaşma’ya üye olmak , özellikle Türkiye açısından özellikle ilginç. Çünkü ,
Türkiye NATO’nun askerî bakımdan en güçlü üyelerinden biri olmayı sürdürürken ,
güvenlik alanını giderek NATO coğrafyasının ötesine taşıyor. Bu tip adımlar , bazı dış
ve iç çevrelerde uzunca bir süredir , Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşması veya “eksen
değişikliği” olarak da yorumlanıyor.
Ancak , Türkiye’nin coğrafyasına baktığımızda zaten tek eksenli bir dış politikanın
sürdürülebilir olmadığını görüyoruz. Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Doğu Akdeniz,
Suriye, Irak, Körfez, Orta Asya ve giderek Hint Okyanusu aynı stratejik resmin
parçaları haline geliyor. Türkiye bütün bu coğrafyalarda siyasi, ekonomik veya
güvenlik çıkarlarına sahip. Dolayısıyla , Ankara’nın NATO üyeliğini muhafaza ederken
NATO dışında güvenlik ilişkileri geliştirmesinde esas itibarıyla bir çelişki bulunmuyor .
Burada yeni olan, bu politika tercihinin giderek daha sistematik ve kurumsal hale
gelmesi . Mekke Anlaşması , Türkiye’nin NATO’dan kopuşunu değil, İttifak üyesi
olarak kalırken kendi stratejik hareket alanını genişletme arayışını temsil ediyor.
Türkiye Batı’daki yerini terk etmeden Batı’nın ötesindeki hareket alanını büyütüyor .

Peki Vaşington’ın bu anlaşmaya yaklaşımı nasıl şekillenebilir ?ABD yıllardır
müttefiklerinden daha fazla güvenlik yükü üstlenmelerini istiyor. Avrupa’ya ısrarla
iletilen “kendi savunmanız için daha fazla harcayın” mesajının farklı biçimlerde
Ortadoğu için de geçerli olması şaşırtıcı değil.
Bu itibarla, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın kendi bölgelerinde daha fazla
güvenlik sorumluluğu üstlenmelerinin illa da Vaşington’un bölgesel çıkarlarıyla
çelişmesi gerekmiyor . Öte yandan , bu üçlü yapının ABD’den bağımsız hareket
edebilen bir güvenlik mekanizması olarak mı kalacağı , yoksa zamanla gerektiğinde
ABD’ye rağmen hareket edebilecek bir siyasi-askerî merkeze mi dönüşeceği , Beyaz
Saray açısından asıl belirsizliği oluşturuyor . Hiç kuşkusuz , bu iki gelişme arasında ,
ABD dış politika vizyonu açısından ciddi bir farklılık bulunuyor .

Avrupa Birliği’nin yaklaşımında da benzer bir ikilem ortaya çıkması sürpriz olmaz .
Avrupa, son yıllarda kendi savunma kapasitesindeki eksiklikleri daha açık biçimde
görmeye başladı ve Türkiye’nin Avrupa güvenliği bakımından taşıdığı askerî ağırlığı
yeniden keşfediyor.Bu açıdan , Türkiye’nin bölgesel istikrara katkıda bulunabilecek
yeni güvenlik ağları oluşturması Brüksel’de tümüyle olumsuz karşılanmayabilir.
Ancak , Mekke mekanizmasının daimî sekretaryası, siyasi ve askerî kurulları, ortak
tatbikatları ve ileride genişleyebilecek üyelik yapısıyla gerçek bir güvenlik örgütüne
dönüşmesi halinde , Avrupa’da , Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisini tamamlayan
bir yapı mı kurduğu , yoksa zaman içerisinde kendisinin merkezinde bulunduğu ikinci
bir güvenlik coğrafyası mı oluşturduğu sorusu önemle gündeme gelebilir.

Özellikle , Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişi, Körfez sermayesiyle
geliştirilebilecek ortak projeler ve Pakistan gibi büyük bir askerî güçle kurumsallaşan
ilişkiler, Avrupa’da Ankara’nın “stratejik özerklik” söyleminin artık yalnızca diplomatik
bir kavram olmadığı düşüncesini de güçlendirir . Avrupa bir taraftan Türkiye’nin askerî
kapasitesinden yararlanmak isterken , diğer taraftan aynı kapasitenin Ankara’ya
kazandırdığı stratejik özerklikten rahatsız olabilir.

Rusya ise , Mekke Anlaşması’na muhtemelen daha soğukkanlı ve pragmatik
yaklaşacaktır. Moskova açısından Türkiye zaten alışılmış kategorilere sığmayan bir
aktördür. Ankara NATO üyesidir , fakat Rusya ile enerji, ticaret ve bölgesel diplomasi
kanallarını açık tutmaktadır. Ukrayna konusunda iki ülke karşı cephelerde
bulunabilmekte, buna rağmen , Karadeniz’den Suriye’ye kadar birçok dosyada
konuşabilmektedir.
Rusya’nın esas hassasiyeti , Mekke mekanizmasının zaman içerisinde Kafkasya
veya Orta Asya’ya uzanıp uzanmayacağı olacaktır. Eğer yapı , Rusya’nın tarihsel
nüfuz alanlarında yeni bir askerî-siyasi etki aracına dönüşürse Moskova’nın bakışı
sertleşebilir. Buna karşılık mekanizma Körfez-Ortadoğu-Güney Asya ekseninde ve
savunmacı bir çerçevede kaldığı sürece Rusya’nın bunu doğrudan kendisine yönelik
tehdit olarak değerlendirmesi için güçlü bir neden bulunmuyor.

Yunanistan’ın tepkisi ise daha farklı olacaktır. Atina uzun yıllardır Türkiye’nin askerî
gücünü büyük ölçüde Ege ve Doğu Akdeniz dengesi üzerinden okuyor. Oysa Mekke
Anlaşması Türkiye’nin stratejik ölçeğinin artık bundan çok daha geniş olduğunu
gösteriyor. Yunanistan açısından asıl rahatsızlık , üç ülkenin bir araya gelmesinden
çok Türkiye’nin giderek genişleyen savunma ağı olacaktır. Azerbaycan’la yakın askerî
ilişkiler, Katar’daki askerî varlık, Somali’deki faaliyetler, Libya ile güvenlik ilişkileri,
Balkanlar ve Orta Asya’daki artan etki ve şimdi Suudi Arabistan-Pakistan hattında
ortaya çıkan yeni mekanizma bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Türkiye’nin askerî
ve stratejik erişiminin Ege’nin çok ötesine geçtiği görülüyor. Atina , bunu AB içerisinde
Türkiye’ye karşı yeni bir argümana dönüştürmeye de çalışabilir .

Suudi Arabistan açısından , Mekke’de atılan imzanın anlamı tahmin edilenden daha
büyük olabilir . Riyad onlarca yıl güvenliğini esas itibarıyla Amerikan şemsiyesi
altında tanımladı. Ancak , son yıllardaki krizler Amerikan garantisinin güvenilirliği
konusunda ciddi soru işaretleri yarattı. Suudi Arabistan buna Washington’dan
koparak cevap vermiyor. Daha pragmatik bir yol izliyerek , güvenliğini çeşitlendiriyor.
ABD ile ilişkisini koruyor, Çin’le ekonomik bağlarını geliştiriyor, Türkiye’nin savunma
sanayii kapasitesinden yararlanıyor ve Pakistan’la tarihî askerî ilişkilerini daha ileri
taşıyor. Üstelik , yeni ittifakın daimî sekretaryasının Suudi Arabistan’da bulunacak

olması Riyad’a yeni güvenlik mimarisinin diplomatik merkezlerinden biri olma imkânı
da sağlayacak .

Pakistan ise , büyük ve tecrübeli ordusunun yanında nükleer silahlara sahip tek
Müslüman devlet olarak bu üçgenin en hassas unsurunu oluşturuyor . Bu nedenle
,Mekke Anlaşması ister istemez nükleer caydırıcılık tartışmasını beraberinde
getirecek .Tabiatıyla , Anlaşma’daki ortak savunma taahhütü , Türkiye ve Suudi
Arabistan’ın , otomatik olarak Pakistan’ın nükleer şemsiyesi altına girdiği anlamına
gelmez. Bunun için çok daha kapsamlı siyasi ve askerî düzenlemeler gerekir.
Bununla birlikte ,stratejide yalnızca kapasite değil, algı da önemlidir. Pakistan’ın
nükleer güç statüsünün üçlü mekanizmanın psikolojik caydırıcılığını artıracağı açıktır.

İran’ın ise , anlaşmanın nasıl hayata geçirileceğini dikkatle izlemesi kaçınılmazdır.
Haritaya bakıldığında ,Türkiye İran’ın batısında, Pakistan doğusunda, Suudi
Arabistan ise Körfez’in karşı kıyısındadır. Böyle bir üçgen Tahran’da doğal olarak
soru işaretleri yaratacaktır. Fakat , Mekke Anlaşması’nın İran karşıtı bir cepheye
dönüşmesi Türkiye’nin çıkarına olmaz. Türkiye ile İran arasında ciddi rekabet alanları
bulunmakla birlikte iki ülke yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaşıyor . Ankara’nın çıkarı
İran’ı çevrelemek değil, İran’la rekabet ederken , güç dengesini ve diyaloğu
korumaktır.

Aynı şekilde , anlaşmayı İsrail karşıtı bir askerî ittifak olarak sunmak da yanlış olur.
Ancak , İsrail’in gelişmeyi önemsememesi mümkün değil . Türk askerî teknolojisi ve
operasyonel kapasitesi, Suudi mali kaynakları ve Pakistan’ın stratejik ağırlığı
arasında gerçek bir savunma entegrasyonu ortaya çıkarsa Ortadoğu’daki mevcut güç
denklemine yeni ve güçlü bir unsur eklenmiş olur.

Anlaşmanın Türkiye açısından dikkatle yönetilmesi gereken diğer cephesi
Hindistan’dır. Pakistan’ın taraf olduğu bir ortak savunma mekanizmasında Keşmir
meselesinin nereye yerleştirildiğinin açık olması gerekir . Yeni bir Hindistan-Pakistan
çatışmasının Türkiye açısından otomatik askerî yükümlülük yaratması, Ankara’yı
kendi temel güvenlik çıkarlarının doğrudan söz konusu olmadığı son derece tehlikeli
bir çatışmanın içine çekebilir.

Çin faktörü ise , bu yeni denklemin belki de en ilginç tarafıdır. Pakistan Pekin’in en
yakın stratejik ortaklarından biri . Suudi Arabistan Çin’le ekonomik ve enerji ilişkilerini
hızla geliştiriyor. Türkiye ise NATO üyesi olmakla birlikte Çin’le ilişkilerini ilerletmeye
gayret ediyor . Dolayısıyla , Mekke üçgeni Soğuk Savaş döneminin alışılmış blok
mantığına uymuyor. Zaten yeni dünyanın özelliği de bu. Bir ülke NATO üyesi olabilir,
Çin’le ticaret yapabilir, Rusya’yla enerji ilişkisini sürdürebilir, Körfez ülkeleriyle

savunma ortaklığı kurabilir ve aynı zamanda Avrupa güvenliğinin temel aktörlerinden
biri olabilir.

Mısır’ın gelecekte Mekke Anlaşması’na katılabileceğine ilişkin açıklamaların üzerinde
ayrıca durulması gerekir . Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ın aynı
savunma mekanizması içinde bulunması halinde ortaya çıkacak yapı artık yalnızca
üçlü bir işbirliği olarak görülemez. Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e, Körfez’den Hint
Okyanusu’na uzanan çok daha geniş bir stratejik kuşaktan söz etmek gerekir.

Dahası , başka ülkelerin de katılım talebinde bulunduğunun açıklanması, Mekke
Anlaşması’nın kapalı bir üçlü pakttan ziyade genişlemeye açık bir güvenlik mimarisi
olarak tasarlandığını gösteriyor. Bu, anlaşmanın potansiyelini büyütür. Fakat Türkiye
açısından risklerini de büyütebilir. Çünkü ittifaklar yalnızca güç üretmez , yükümlülük
de doğurur .

Türkiye’nin Mekke Anlaşması’ndan elde edebileceği stratejik kazançlar önemli
olmakla birlikte riskleri de küçümsenemez . En önemli risk, Türkiye’nin doğrudan
kendi güvenliğini ilgilendirmeyen bölgesel ihtilaflara çekilmesidir. Pakistan-Hindistan
çatışması bunun en açık örneğidir. Gelecekte ittifaka katılabilecek ülkelerin kendi
sınır anlaşmazlıkları veya bölgesel rekabetleri de benzer sorunlar yaratabilir.

İkinci teorik risk unsurunu , Mekke mekanizmasındaki kolektif savunma
yükümlülükleri ile Türkiye’nin NATO yükümlülüklerinin aynı krizde farklı siyasi yönlere
işaret etmesi oluşturur . Hukuken çözülebilecek gibi görünen bu mesele, gerçek bir
savaş durumunda son derece karmaşık hale gelebilir.

Üçüncü risk, Türkiye’nin stratejik özerkliğini artırmak amacıyla girdiği yapının zaman
içerisinde Ankara’nın hareket alanını daraltmasıdır. Bir ittifakın üyesi olmak yalnızca
diğerlerinin sizi savunacağı anlamına gelmez . Sizin de onların güvenlik sorunlarına
ortak olmanız anlamına gelir.

Dördüncü risk ise , Anlaşma üyeliğinin genişlemesiyle ortaya çıkabilir. Üye sayısı
arttıkça Türkiye’nin savunmakla yükümlü olduğu coğrafya genişleyecek, buna karşılık
, üyeler arasındaki tehdit algısı farklılıkları da çoğalacaktır.

Bu nedenle , Türkiye açısından kritik mesele, Mekke Anlaşması’nın güçlü fakat
kontrollü bir kolektif savunma mekanizması olarak geliştirilmesidir. Yardımın ,saldırıya
uğrayan ülkenin talebi üzerine başlaması, yardımın niteliğinin somut ihtiyaca göre
belirlenmesi ve siyasi-askerî kurulların karar sürecinin merkezinde bulunması bu
açıdan önemlidir. Türkiye’nin , özellikle askerî kuvvet kullanımında , kendi anayasal

süreçlerini ve siyasi karar serbestisini muhafaza etmesi zaruret taşır . İyi ittifaklar
ülkelerin seçeneklerini çoğaltır , kötü tasarlanmış ittifaklar ise onları başkalarının
savaşlarıyla karşı karşıya getirir.

Sonuçta , bütün bunlar Mekke Anlaşması’nı bir “game-changer” yapmaya yeter mi
?Bugün için henüz yetmez .
Çünkü , Bakanlar düzeyinde siyasi mekanizma, Genelkurmay Başkanlarının içinde
bulunduğu askerî yapı, Suudi Arabistan merkezli daimî sekretarya, ortak eğitimler ve
tatbikatlar gerçekten hayata geçirilirse , ortada yalnızca bir savunma anlaşması değil,
kurumsallaşmaya başlayan yeni bir güvenlik örgütü bulunacaktır. Mısır’ın ve başka
bölge ülkelerinin de katılması halinde bunun jeopolitik ağırlığı çok daha farklı
olacaktır.

Mekke’de atılan imzalar bugün ne NATO’nun alternatifi ne de yeni bir askerî blok
ilanıdır. Fakat Ankara’dan Riyad’a ve İslamabad’a uzanan yeni bir stratejik hattın ilk
kurumsal taşları döşenmiştir. Yeni dünya belki de tam burada başlıyor. Haritalar aynı
kalıyor. İttifaklar çoğalıyor. Güç ise yavaş yavaş el değiştiriyor.