Shangri-La Diyaloğu, her yıl International Institute for Strategic Studies tarafından Singapore'da düzenlenen ve Asya-Pasifik bölgesinin en önemli güvenlik ve savunma zirvesi olarak kabul edilen uluslararası bir forumdur. İlk kez 2002 yılında düzenlenmiştir ve adını toplantıların yapıldığı Singapurdaki Shangri-La Hotel’in isminden almaktadır. Bu yıl 23. sü düzenlenen program 29–31 Mayıs 2026 tarihleri arasında Singapurda gerçekleştirildi. Oturum sık sık “Asya'nın Münih Güvenlik Konferansı” olarak da tanımlanıyor. Bu yıl zirveye: 44 ülke, 54 bakan düzeyinde temsilci, 42'den fazla genelkurmay başkanı ve üst düzey askerî yetkili katıldı.

Uluslararası ilişkiler literatürü uzun yıllar boyunca gücü görünürlükle ilişkilendirdi. Bir devlet ne kadar güçlü ise o kadar fazla konuşur, gündemi o kadar fazla belirler ve pozisyonunu o kadar açık ifade eder varsayımı hâkim oldu. Ancak, Shangri-La Diyaloğu 2026'nın belki de en ilginç yönü, zirvenin görünürde Çin hakkında olmasına rağmen Çin'in kendisini mümkün olduğunca görünmez kılmasıydı.

Çin diplomasisinde giderek daha sık görülen bu yaklaşım "bilinçli bir sessizlik" olarak tanımlanabilir. Çin bu yöntemle tartışmayı kazanmayı değil, tartışmanın çerçevesini belirlemeyi amaçlıyor.

Çin Savunma Bakanı'nın üst üste ikinci kez zirveye katılmaması ilk bakışta bir geri çekilme gibi görülebilir. Ancak bu durum aynı zamanda farklı bir mesaj da içeriyor olabilir. Pekin, Washington'un çerçevesini belirlediği tartışma alanında kendi kartlarını açmak istemiyor gibi görünüyor.

Bu nedenle Çin son dönemde giderek daha fazla şekilde kendi platformlarını öne çıkarıyor. Pekin Xiangshan Forumu bunun en önemli örneği olarak öne çıkıyor. Bir anlamda Washington'un güvenlik gündemine cevap vermek yerine alternatif bir gündem oluşturma çabası görülüyor.

Bu durum bana Çin Dışişleri Bakanlığı'nın günlük basın toplantılarını hatırlatıyor. Batılı gazeteciler çoğu zaman Tayvan, Güney Çin Denizi veya insan hakları gibi konularda doğrudan sorular soruyorlar. Ancak sözcüler çoğu zaman bu soruların içine girmiyor. Bunun yerine daha genel ilkelerden, egemenlikten, karşılıklı saygıdan veya kalkınmadan söz ediyorlar.

Batılı gözlemciler bunu çoğu zaman soruya cevap vermemek olarak yorumluyor. Ancak Çin perspektifinden bakıldığında amaç cevabı vermemek değil, sorunun kendisini dönüştürmek olabilir.

Shangri-La Diyaloğu'nda da benzer bir durum yaşandı. Çin yokluğu ile oturumdaki varlığının ağırlığını hissettirdi. Forum boyunca birçok konuşmacı Çin'den bahsetti. Çin'in askerî kapasitesinden, ekonomik gücünden ve bölgesel etkisinden söz etti. Ancak Çin doğrudan tartışmanın içinde yer almadı.

Bu durum Çin'e ilginç bir avantaj sağladı. Eleştirilerin hedefi oldu ancak tartışmanın yükünü taşımadı. Bir bakıma masadaki en önemli oyunculardan biri konuşmadan oyunun merkezinde kalmayı başardı.

Multiplexity ve Yeni Güç Dengeleri

Shangri-La 2026'nın ortaya koyduğu ikinci önemli gerçek ise uluslararası sistemin yakın geçmişin klasik rekabet ve ittifak mantığı ile açıklanamayacağıdır. ABD ve Çin arasında ciddi bir rekabet bulunduğu açıktır. Ancak aynı zamanda iki ülke arasında yoğun ticaret devam ediyor. Teknoloji alanında rekabet sürerken iklim değişikliği gibi konularda iş birliği ihtiyacı ortadan kalkmıyor.

Askerî alanda caydırıcılık politikaları uygulanırken ekonomik karşılıklı bağımlılık da devam ediyor. Bu durum klasik ittifak mantığını zorlaştırıyor. Vietnam bunun en iyi örneklerinden biri. Vietnam bir taraftan ABD ile savunma ilişkilerini geliştiriyor. Diğer taraftan Çin ile ekonomik ilişkilerini derinleştiriyor. Aynı zamanda ASEAN içinde merkezi rol oynamaya çalışıyor.

Bu çok katmanlı ilişki biçimi Amitav Acharya'nın "multiplex world" yaklaşımını hatırlatıyor. Artık devletler tek bir blok içinde hareket etmiyor. Aynı ülke bir konuda ortak, başka bir konuda rakip, üçüncü bir konuda ise tarafsız olabiliyor.

Vietnam Cumhurbaşkanı To Lam'ın konuşmasının arkasındaki mantık da buydu. Vietnam ne Çin karşıtı bir cepheye katılmak istiyor ne de tamamen Çin'in etki alanına girmek istiyor. Benzer bir durum Endonezya, Malezya ve birçok ASEAN ülkesi için de geçerli. Bu nedenle Shangri-La 2026 yalnızca ABD ile Çin arasındaki rekabeti göstermedi. Aynı zamanda orta ölçekli devletlerin büyük güç rekabeti içinde nasıl alan açmaya çalıştığını da gösterdi.

Müzakere Edilmiş Parçalanma

Zirveden çıkan üçüncü sonuç ise küresel sistemin tamamen bölünmediği ancak giderek parçalandığıdır. Son yıllarda birçok yorumcu yeni bir Soğuk Savaş'tan söz ediyor. Ancak mevcut tablo Soğuk Savaş'tan farklı. Çünkü ekonomik bağlar tamamen kopmuş değil ve kurumlar tamamen dağılmış değil. Küresel tedarik zincirleri hâlâ birbirine bağlı. Bu nedenle yaşanan şey tam bir kopuş değil. Daha çok üzerinde tartışılan müzakere edilen bir parçalanma sürecinden bahsedebiliriz. ABD ve Çin bazı alanlarda ayrışıyor. Ancak ayrışmanın sınırları sürekli olarak yeniden müzakere ediliyor.

Teknoloji ve finans alanlarında ayrışma varken güvenlik alanında rekabet var. Ancak ticaret ve üretim ağları tamamen kopmuyor. Shangri-La Diyaloğu 2026 bu sürecin güvenlik boyutundaki yansımasını ortaya koydu. Washington rekabeti yönetmeye çalışırken Pekin rekabeti kontrol altında tutmaya çalışıyor. ASEAN ülkeleri ise rekabetten zarar görmeden fayda sağlamaya çalışıyor. Bu nedenle zirvenin en önemli mesajı savaş değil dengeydi. Ancak bu denge klasik güç dengesi anlayışından farklı.

Bu yeni dengede devletler yalnızca askerî güçleriyle değil, ekonomik ağları, teknolojik kapasiteleri, diplomatik esneklikleri ve anlatı üretme yetenekleriyle de rekabet ediyorlar. Belki de Shangri-La 2026'nın asıl önemi burada yatıyor. Zirve bize dünyanın yeni bir Soğuk Savaş'a değil, daha karmaşık, daha çok katmanlı ve daha belirsiz bir döneme girdiğini gösteriyor.

Bu yeni dönemde en güçlü aktörler yalnızca en büyük ordulara sahip olanlar değil; aynı zamanda sessiz kalmayı, beklemeyi, zamanlamayı ve bilinçli bir şekilde belirsizliği yönetebilenler olacak.